ANADOLU TARIMININ YARI-FEODAL NİTELİĞİ VE ULUSAL SORUNDA PERSPEKTİF SORUNLARI

       Anadolunun şimdiki toplumsal yapısını belirleyen etmenler,Kanuni Sultan Süleyman tarafından Fransa’ya verilen kapütülasyonlara kadar dayanır.Anadolu 19. yüzyılda kapitalizmin en yüksek aşamasına geçmiş emperyalistlerin güdümüne girmiş ve  toplumsal yapı bu ilişkilerin niteliğine ve niceliğine göre şekillenmeye devam etmektedir.

       Tanzimat hareketleri,İslahat hareketleri,1, meşrutiyet,2.meşrutiyet ve cumhuriyet emperyalizme bağlı olarak gerçekleştirilmiş reform hareketlerinden ibarettir.
       1. paylaşım savaşından sonra İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin Osmanlı topraklarını işgaline karşı,Türk ticaret burjuvazisi,toprak ağaları,tefeciler,bir miktar sanayici,İttihat Terakkici bir kısım asker bürokrat zümre toprakları ve ticareti yabancılardan kurtarmak için mücadele başlattı.
       Kurtuluş mücadelesini başlatan sınıflar,savaş sırasında bile kendileri ile savaştıkları Fransa, İngiltere ve İtalya emperyalistleri ile ticari anlaşmalarını sürdürdüler.Bir süre sonra Anadolu burjuvazisi ve toprak ağaları,emperyalistlerin şartlarını kabul etti ve Lozan Antlaşması ile Anadolu, yarı- feodal yapısı ile sömürgecilikten kurtuldu fakat yarı sömürge olarak kaldı.
       Anadoluda bugüne kadar başlamış ve tamamlanmış hiçbir toplumsal devrim yoktur.İkinci meşrutiyete kadar olanların tamamı emperyalistlerin güdümündeki reform hareketleri idi zaten.İkinci Meşrutiyet ise cılız bir burjuva hareketi olup,başarısızlıkla sonuçlanmış,hareketin başındakiler emperyalistlerle birlikte kapitalist ve feodal üretim ilşkilerini yan yana sürdürmüşlerdir.İkinci meşrutiyetin ilanındada cumhuriyetin ilanındadan sonra da iktidardaki toplumsal sınıflar önceki toplumsal sınıflarla aynıdır.
       Cumhuriyetle birlikte elbette ki değişen bazı şeyler vardır.Cumhuriyetten önceki komprador büyük burjuvazinin, toprak ağalarınıneski bürokrasinin,ulemanın yerini,ulusal karakterdeki orta burjuvazi içinden güçlenerek çıkan emperyalizmle komprador ilişkilere giren Türk ve Kürt burjuvazisi ve eski Türk ve Kürt komprador burjuvazi ve toprak ağalarının bir kısmı aldı.
        Anadoluda bugün istihdam edilen 22 594 000 kişinin yaklaşık %61’i üçretli veya yevmiyeli,%25’i kendi hesabına çalışan, veya işveren,%13,6’sı ücretsiz aile işçisidir.
       Ücretli ve maaşlı olan13 762 000 kişinin 527 000 i tarım, 4 950 000 i sanayi, 8 285 000 i hizmet sektöründe çalışmaktadır. Kendi hesabına çalışan 5 750 000 kişinin 2 513 000 i tarım, 883 000 i sanayi, 2 354 000 i hizmet sektöründe çalışmaktadır.Ücretsiz ailşe işcisi olan 3 083 000 kişinin 2 643 000 i tarım, 94 000 i sanayi, 346 000 i  hizmet sektöründe faaliyet göstermektedir.
       Kendi hesabına çalışan 5 750 000 kişinin %90 ı 1-4 kişi çalıştıran iş yeri sahibi,%6 sı 5-9 kişi çalıştıran iş yeri sahibi,%2 si 10-24 kişi çalıştıran iş yeri sahibi, %1 i 25-49 kişi çalıştıran işyeri sahibi ve %0,5 i 50 kişiden fazla işçi çalıştıran işyeri sahibidir.
        Ücretsiz aile işçisi olan 3 083 000 kişinin %86 sı 1-4 kişi çalıştıran işyerlerinde, %0,6 sı 10-24 kişi çalıştıran işyerlerinde, %0,03 ü 25-49 kişi çalıştıran işyerlerinde, %0,03 ü 50 den fazla kişi çalıştıran işyerlerinde çalışmaktadır.
        Merkezi feodal Osmanlı imparatorluğu döneminde, küçük üreticilere toprağın küçük parçalar halinde sadece kullanım hakkını veren Asya tipi üretim biçimi uygulandığından bu olgu önce köylülüğün farklılaşmasını yavaşlatmış el zanaatları ve manifaktürün gelişimini ve buna bağlı olarak ilkel birikimi engellemiştir.Sonrasında emperyalizmin önce meta ihracı ve sonrasında sermaye ihracı ile zaten güdük olan ve ilkel iş aletleri ile üretim yapan el zanaatlarını ve manüfaktürü çökertmesi ile yerli sanayinin gelişmesi engellendiği gibi karşılıklı diyalektik etki ile tarımda kapitalist üretim ilşkileri gelişememiştir.
        Anadoluda toprak mülküyeti, 1924 Anayasası ile güvence altına alınmış,eski tımar vb. toprakları işleyenlere,bu durumu kanıtlamaları halinde,bu toprakları mülküyetlerine geçireceklerine ilşkin yasanın çıkışından sonra bir çok nüfuzlu esnaf, büyük toprak sahibi, ellerindeki eski osmanlı belgelerini mahkemelere sunarak bu toprakları sahiplenmişlerdir.
         Osmanlı döneminden beri emperyalizm bir taraftan ülkedeki hammaddeleri talan etmekte,artı-değerin önemli bir bölümünü borçlandırma ile kendi hanesine aktarmaya devam etmektedir.Emperyalizm, bunu yaparken,kapitalizm öncesi geri üretim ilşkilerini korumakta, tarımın ve sanayinin gelişmesine engel olmaktadır.Bu talan ve soygun sisteminde küçük üretici köylü topraktan ve üretim araçlarından belli bir oranda kopmaktadır.Böylece özgür emekçilerin sayısı her geçen gün artmaktadır.Fakat bu artışın çok yavaş ve sancılı olduğu, tarım kesiminde yoksul ve küçük köylü üreticilerinin, sanayi kesiminde mikro ve küçük işletmelerin çokluğundan anlaşılmaktadır.Anadoludaki tarım ve sanayinin emperyalizmle ilişkisi artarak sürmekte, tarım ve tarım dışında gelişen ilkel birikimin geri üretim ilşkilerini tasfiyesi engellenmektedir.
         İlkel birikim denilen kavram serf niteliğinde topraksız köylülüğün ve küçük üretici köylünün üretim araçlarından ayrılması buna karşılık üretim araçlarının belirli ellerde toplanarak sermayeye dönüşmesidir.Kapitalizmin kendi dinamikleri ile geliştiği bir süreçteki ilkel birikim kavramı ile komprador kapitalizmin yarattığı ilkel birikim işlevsel olrak farklı olgulardır.Birinci olguda kapitalizmin gelişmesi ve ilkel birikimin gerçekleşmesi geri üretim ilşkilerinin tasfiyesi ile doğru orantılı iken ikinci olguda komprador kapitalizm bizzat geri üretim ilşkileri zemininde geliştiğinden bu ilşkileri koruyup sürdürmesi esas eğilimidir.
          Tarımda etkinlik gösteren 3 022 127 işletmenin arazi büyüklüğüne ve dahil edildikleri toplumsal sınıflara göre dağılımı  şöyledir:
          Tarımda etkinlik gösteren işletmelerin 1 952 142 si yoksul ve küçük köylü işletmelerdir. Bu işletmeler Anadoludaki tarım işletmelerinin %68 i olup, işlettiği arazi miktarı Anadoludaki toplam arazinin %21 idir ve bu işletmelerde bir traktöre düşen arazi miktarı 9 dekardır. Orta köylü işletmelerin sayısı 887 376 dır ve bu işletmeler Anadoluda tarım işletmelerinin %29 u olup, işlettikleri arazi miktarı, Anadoludaki toplam arazinin%45 idir ve bu işletmelerde bir traktöre düşen arazi miktarı 25 dekardır. Zengin köylüler 171 113 işletmeye sahiptir ve bu işletmeler, Anadoludaki toplam işletmelerin %6 sı olup, işlettikleri arazi miktarı,Anadoludaki toplam arazi miktarının %29 udur ve bir traktöre düşen arazi miktarı 730 dekardır.Büyük toprak sahipleri ve toprak ağaları 2 477 işletmeye sahip olup, bu iletmeler Anadoludaki toplam işletmelerin %0,15 i olup, işlettikleri arazi miktarı, Anadoludaki toplam arazinin %5 dir ve bir traktöre düşen arazi miktarı 1 265 dekardır.
         Yoksul ve küçük köylülerden arazi,si olanların %88 i yalnız kendi arazisini işlerken,diğerleri hem kendi arazisini hem zilyetlikle,hem kendi arazisini hem başkasının arazisini işletmektedir.Arazisi olmayanlar ise,kirayla,ortakçılıkla, diğer şekilde, iki yada daha fazla tasarruf şekli ile arazi işletmektedir.
          Orta köylülerden arazisi olanların %79 u yalnız kendi arazisini, işletirken,diğerleri,zilyetlikle,hem kendi arazisini hem zilyetlikle,hem kendi arazisini hem başkasının arazisini işletmektedir.Arazisi olmayanlar kirayla, ortakçılıkla,diğer şekilde, iki veya daha fazla tasarruf şekliyle arazi işletmektedir.
          Zengin köylülerden arazisi olanların %70 i yalnız kendi arazisini işletirken, diğerlerinin çok küçük bir bölümü zilyetlik, hem zilyetlik hem kendi arazisini işletirken, çok büyük bölümü hem kendi arazisini hem başkasının arazisini işletmektedir.Arazisi olmayanlar, tasarruf biçimlerinin tümüyle arazi işletirken, esas olarak kiracılık ve ortakçılık ile arazi işletmektedir.
          Büyük toprak sahiplerinin ve toprak ağalarının arazisi olanların %49 u yalnızca kendi arazisini işletirken, dğerleri topraklarını arazi tasarruf biçiminin tümüyle işletmekte, esas olarak, hem kendi arazisini hem başkasının arazisini işletenlerle işletmektedir.Arazisi olmayanlar ise, bütün tasarruf biçimleri ile arazi işletmekle birlikte, arazi işlettikleri esas tasarruf biçimi ortakçılıktır.
           Yoksul ve küçük köylü üreticilerinin büyük çoğunluğu, toprak sahipleri ile  veya temsilcileri ile zilyetlik, ortakçılık ve diğer feodal ilişkiler içinde değildir.Ancak Anadolu tarımında feodalizm esas olarak değişim sürecinden ziyade üretim sürecinin kendisindedir.Küçük meta üretimi yapan köylülük esas olarak kendi geçimlik ihtiyacı için kulanım değeri üretmektedir.Ürünün sonradan metalaşması bu gerçekliği değiştirmez ve bu kullanım değeri üretilirken yine belirleyici olarak satın alınmış emek değil aile emeği kullanılır.Yani emeğin kendisi metalaşmamaktadır.Artı ürünün bir kısmı zorunlu olarak diğer geçim araçlarını edinmek için metalaşır.Bu değişim sürecinde tefeci, tüccar ve tefeci, tüccar niteliğindeki devlet köylünün artı-emeğine el koymaktadır.Ürünün metalaşma sürecinde ürününü pazara götürecek olanağı olmadığından köylü ürünü pazar fiyatının altında bir fiyatla elden çıkarır.Ama esas sömürü şu olgudadır ki metalaşan ürünün kar realizasyonu tefeci, tüccar yada tefeci tüccar niteliğindeki devletle değişim sürecinde sonlanmaz;kar realizasyonu mamul maddenin yani sanayi ürününün pazara sunumu ile tamamlanır.İşte bu olgu, komprador kapitalizmin niteliği gereği gereksinim duyduğu ucuz hammaddenin yaratılmasının dinamiğinin tarımda küçük meta üretimi olduğu gerçeğinden kaynaklanır.
         Bu anlaşılır bir şeydir; eğer tarımda kapitalist ülkelerde olduğu gibi esas olarak satın alınmış emek kullanılsa idi ve bir tarafta üretim araçlarından yoksun emek kitlesi diğer tarafta üretim araçlarını ve toprağı sermayeye dönüştürmüş olan kapitalistler şeklinde bir sınıfsal bölünme oluşsaydı, kapitalizm kendi dinamikleri ile gelişecek ve ilkel birikim süreci tamamlanacaktı.Ancak emperyalizm ve ona bağlı olarak gelişen komprador ilşkiler bizzat kar realizasyonunu tarımın bu yarı-feodal niteliğinin yani küçük meta üretiminin çelişkileri ile gerçekleştirmektedirler.
          Komprador kapitalizm ve emperyalizmin gereksinim duyduğu ucuz hammadde ve hatta ucuz iş gücünü yaratan üretim ve hatta değişim süreci feodal karakterde olan küçük meta üretimidir.Komprador kapitalizmin ilkel birkimin oluşmasını engellediği iddaları doğru değildir.Büyük komprador holdinklerin kökeninde tefeci, tüccar sermayesi ve toprak ağalığı vardır.Oluşan bu sermaye birikimi tarımda küçük meta üretimini tasfiyeye yönelemez çünkü bizzat onun üstüne inşa edilmiştir.
         Başkasının toprağını işletenler işletmeyenlere göre çok daha kötü koşullarda üretim yapmaktadır.Ortakçılıkla kiracılık, kapitalist üretim biçimine yakınlığı ile karşılaştırıldığında, kiracılık daha yakındır.Ortakçılıkta, hasat iyi de olsa kötü de olsa, ürün önceden anlaşıldığı şekilde toprağı işletenle toprak sahibi arasında bölüşülmektedir.Kiracılıkta durum daha farklıdır.Hasat iyi olduğunda kira rahatlıkla ödenebilmektedir.Toprak verimliyse, ürün pazarda değer buluyorsa, ücretli işçi bile çalıştırılıp,kapitalist ilşkilere girilebilmektedir.Hasat kötü olduğunda, üretici kirayı ödeyememekte,ödediyse de kendisine bir şey kalmadığından, tefeciyle, tüccarla ilşkiye girmekte, daha önceden ilşkisi varsa, bu ilşkiler, kendi aleyhine dönüşmekte, topraktan ve üretim araçlarından kopmaktadır.
        Köylülüğün topraktan ve üretim araçlarından kopma süreci komprador kapitalizm koşularında kapitalizmmin kendi dinamikleri ile geliştiği koşulardan farklıdır.Bir taraftan giderek bölünen arazi ve yoğun sömürü yoksul ve küçük köylülüğü ve hatta orta köylülüğü topraktan koparırken köylülüğün oldukça önemli bir kısmı proleterleşmemekte ve yarı proletere dönüşmektedir.Tarımla ilişkisini toprağını ortakçı veya kiracıya bırakarak sürdüren bu kitle komprador kapitalizme ucuz iş gücü ve yedek iş gücü yaratmaktadır.Yarı- proleterler ücrete karşılık gelen gerekli emek zamanını düşürerek vasıfsız iş gücü kullanan sektörlerde komprador kapitalizme ucuz iş gücü yaratmaktadır.Ucuz iş gücünün bir diğer kaynağı da yedek iş gücüdür.
       Yoksul ve küçük köylü üreticiler, az sayıda ve ilkel tarım araçlarına sahip olup, kendi emekleri ile ve aile bireylerinin emekleri ile üretimde bulunmakta, kapitalist üretimdeki işçiler gibi çalışmaktadırlar.Onlardan farkları, üretim araçlarının kapitalistlere değil kendilerine ait olmasıdır.Üretim araçları kapitalistlere ait olsaydı, üretim ilşkileri kapitalistle olacaktı, fakat kendi toprağı olan yoksul ve küçük köylülerin ilşkileri, tefeci, tüccar ve tefeci, tüccar niteliğindeki devletle; başkalarının topraklarını işletenlerin ilşkileri, hem toprak sahibile hem de tefeci, tüccar ve tefeci, tüccar niteliğindeki devletledir.Bu sınıfın ürettiği artı emek,tefeci,tüccar,toprak sahibi ve tefeci,tüccar niteliğindeki devlet tarafından gasp edilmektedir.Daha başka bir anlatımla,yoksul ve küçük köylü üreticiler, feodal ilşki içinde üretimlerini sürdürmekte, çok zor duruma geldiklerinde, topraktan ve üretim araçlarından yukarıda anlatıldığı gibi kopmaktadırlar.
         Yoksul ve küçük köylü üreticiler,feodal üretim biçiminde görülen kullanım değeri üretmektedir. Bilinmektedir ki,kulanım değeri, üreticinin kendi gereksinimlerini karşılamak,yaşamını sürdürmek için yapılmaktadır.Bu nedenle,üreticinin ürünlerini pazara götürmesi,onun pazar için üretim yaptığı anlamına gelmez.Pazar için üretim, değişim değeri üretimi demektir.Küçük üreticinin kendi üretim araçları ile doğrudan ürettiği ve kullanım değerine sahip ürün, tüccar aracılığı ile bilinmeyen pazara götürüldüğünde değişim değerine sahip metaya dönüşmektedir.Burada artı- değer,feodal biçimde üretilmekte, değişim sırasında tüccar tarafından ele geçirilmektedir.Üretim araçlarına sahip kapitalist,emekçilerin iş gücünü ücret karşılığında satın alarak ürettiği ürünü parayla değiştirmek için pazara götürmektedir.Burada ürünün üretilme biçimi önemlidir,pazarda para yerine başka bir ürünle değiştirilmesinin hiçbir önemi yoktur.
         Kapitalist üretimin temel ölçütü üretimin ücretli emek tarafından yapılmasıdır.Kapitalist üretim, aynı zamanda süreç ilerledikçe sermaye birikimi yapar, küçük tarım üreticilerinin yerini  ücretli tarım işçileri alır.Yoksul ve küçük köylü üreticileri, üretim araçlarının parçası yada sahibidir ve doğayla ayrılmaz bir bütün oluşturmaktadır ve üretim araçları, üreticinin kendisini yeniden üretmek için kullanılmaktadır.
         Orta köylülerin büyük çoğunluğu kendi arazilerini işletir.Bu sınıfın esas özelliği, kendi emeği ile aile bireylerinin emeği ile tarımsal üretim yapmaktır.Küçük meta üretimi yapan orta köylüler, bazen tarım işlerinde ve tarım dışı işlerde geçici ücretli işçi olarak çalışırken, bazen kendileri de ücretli işçi kiralayarak kapitalist meta üretimi yani pazar için üretim yapmaktadırlar.İşleri iyi gidenler zamanla kapitalist çifçilere dönüşürken, kötü gidenler, tüccar tefeci veya banka borçları nedeni ile topraktan ve üretim araçlarından kopmaktadırlar.
          Zengin köylülerin esas üretim biçimi , kapitalist üretimdir, çünkü gelirleri, ücretli işçilerin artı-değerleridir.Bunun yanında, topraklarını kiraya verip, bu yolla da getirim elde etmektedirler.Zengin köylülerin topraklarını kira karşılığında işleten yoksul ve küçük köylüler ise, kendi gereksinimleri için üretim yaptıklarından, toprak sahibi ile feodal ilişki içindedirler.Söz konusu topraklar, ücret karşılığında işçi çalıştıran kapitalist işletmeler tarafından işletildiğinde, buradaki ilişki, kapitalist ilişkidir, toprak sahibine ödenen kira, artı-değerin işçilere ödenmeyen bölümünden verilmektedir.Bir başka anlatımla zengin köylülerin bir tarafı ücretle çalıştırdıkları işçilerle kapitalist ilişki içinde olurken,diğer tarafı, topraklarını, kirayla, ortakçılıkla, yarıcılıkla verdiği yoksul ve küçük köylülerle,orta köylülerle feodal toprak ilişkisi içindedirler.
        Büyük toprak sahipleri ve toprak ağalarının tamamına yakını kendi topraklarına sahiptir.Zengin köylüler gibi ücretli işçi kiralayarak, kapitalist üretim gerçekleştirirken, ticaret yaparken, topraklarını, tarımsal üretim yapan yoksul ve küçük köylülere, orta köylülere, zengin köylülere yarıcılıkla, ortakçılıkla veya kiracılıkla vererek, bu kesimlerle feodal ilşki içindedirler.
        Tarımsal kesimde, ücretli işçi çalıştıran kapitalist işletmeler, dikkate değer bir varlık göstermemektedir,Kendi hesabına çalışanlarla ücretsiz aile işçisi toplamı neredeyse, esas işi tarım olanların tamamıdır.
         Anadoluda işletmelerin işlettiği araziler daha çok küçük parçalar halindedir.Bunun nedenleri, Osmanlı tımar sisteminde kullanım hakkı olan arazinin onu işletenlere verilmesi, borçlarını ödeyemeyen bazı köylülerin arazilerinin belli bir kısmını elden çıkarması ve veraset nedeni ile arazilerin daha küçük parçalara ayrılmasıdır.Bir işletmenin çok sayıda parça işletmesinin nedenleri ise, kendi topraklarında elde ettiği ürünle geçinememesidir.Yoksul köylüler, küçük köylüler ve orta köylülerin bir bölümü böyle yapmaktadır.
         Yoksul ve küçük köylüler, küçük meta üretimi ile sağlanan gelirle geçinemediği halde, topraktan ve üretim araçlarından kopamamaktadırlar.Bunun en önemli nedeni ücretli olarak çalışacakları kapitalist işletme bulamamalarıdır.
           Kırsal nüfusta nispi azalma ile birlikte tarımda küçük meta üretiminin korunması Asya tipi tarım geçmişinden gelen yarı-feodal formasyonlarda esas eğilimdir. çünkü komrador kapitalizmin tarımı kapitalistleştirme dinamiği olmadığı gibi bizzat küçük meta üretimi niteliğindeki tarım emperyalizme bağımlılığın koşulları olan ucuz tahıl ve hammadde ile ucuz iş gücünün yaratıcısıdır.
           Lenin tarımda kapitalizm ile ilgili değerlendirmelerini yaparken ücretli emeğin ve makina kullanımının yaygınlaşmasını ve ücretli işçi artış oranının toplam nüfus ve kırsal nüfus artış oranından yüksek olmasını önemli ölçütler olarak görür.
           Tahıl fiyatlarının küçük köylü toprak mülkiyetinin belirleyici olduğu ülkelerde kapitalist üretim biçimine sahip ülkelerden daha düşük olmasının esas nedeni küçük meta üretiminde emeğin kendisinin metalaşmamasıdır.
            Küçük meta üretiminde sermaye birikiminin üretim süreci döngüsünün dışında gerçekleşmesi önemlidir çünkü bu olgu bu üretim tarzının kendi dinamikleri ile asla kapitalist üretim tarzına dönüşemeyeceğini anlatır.
            Anadoluda tarımda ücretli emek kullanım oranları bölgelere göre şöyledir:
            İstanbul bölgesi %0,1, Batı Anadolu bölgesi %1,9,Batı Marmara bölgesi %4,5, Doğu Marmara bölgesi %2, Ege Bölgesi %5,4,Akdeniz bölgesi %10,6,Orta Anadolu bölgesi %4,5,Batı Karadeniz bölgesi %2,9, Doğu Karadeniz bölgesi52,Orta Doğu Anadolu bölgesi%3,6, Kuzey Doğu Anadolu bölgesi %4,2,Güney Doğu Anadolu bölgesi%7,9
              Görüldüğü gibi sanılandan farklı olarak tarımın en fazla kapitalistleştiği bölgeler ücretli iş gücü kullanım oranları ile %10,6 ile Akdeniz bölgesi ve %7,9 ile Güney Doğu Anadolu bölgesidir.Bu bölgeler aynı zamanda büyük toprak mülküyetinin en fazla görüldüğü bölgelerdir.
             Kır nüfusunda yüzdelik azalmaya karşılık tarımda kapitalist üretim ilşkilerinin geliştiği ve tarımın kapitalist bir niteliğe büründüğü iddaları tutarsızdır.Nüfus oranlarına dair istatistik yüzdeler tek başına üretim ilşkilerinin niteliğine ilşkin bir şey ifade etmezler.Bizzat tarımsal üretim sürecinin irdelenmesi gerekir.Tarla tarımına yarı feodal niteliğini veren esas olgu üretim aşamasında emeğin metalaşmamasıdır.Kısmen satın alınmış emek kullanımı tarımın yarı feodal niteliğini değiştirmez.Ayrıca kır nüfusunda yılara göre nispi azalma yani kırdan şehire sürekli nüfus hareketi yine yarı- feodal ekonomilere dair bir olgudur.Küçük meta üretimi niteliğindeki tarla tarımı köylülüğün esareti olduğu gibi kırdan şehire nüfus hareketi komprador kapitalizme vasıfsız iş gücü ve yedek iş gücü yaratır.Ayrıca kırdan göçle gelen yığınların tarımdan tamamen ayrılmaması ve yarıcı, ortakçı,kiracı ilişkisi ile kır ekonomisiyle ilşkisinin sürmesi onlara yarı proleter nitelik verir ve bu yarı proleter kitle işçinin kendisini yeniden üretmek için ihtiyaç duyduğu miktara karşılık gelen gerekli emek zamanını yani ortalama ücretleri düşürür.
           Görüldüğü gibi Anadolu tarımında küçük meta üretimi niteliğinde kapitalist ve feodal formasyonlar çok farklı biçimlerde iç içe geçmiş ve birlikte komprador kapitalizmin karakterini belirlemektedirler.Bu üretim ilşkilerinden hangisinin belirleyici olduğu tartışmasının tutarlılığı yoktur.Bu iki üretim biçimi iç içe geçerek bir format oluşturmaktadır.
           İMF ve Dünya Bankası tarım projeleri ile tarımı tekeleştirme girişimleri ile getirilen sözleşmeli çiftçilik gibi olgular da  sonuçta küçük meta üretiminden başka bir şey değildir.Tarımda kar marjları düşük, doğal etkilere açık,risk oranı yüksektir. Bu olgularda tefeci tüccar sermayesinin ve komprador sermayenin tarımda kapitalist yatırıma yönelmemesinin nedenlerindendir.Küçük üretici topraktan tedricen kopsa da  küçük meta üretimi ve yarı feodal formasyon komrador kapitalizmin karakterini belirlemeyi sürdürecektir.
            Anadoluda yıllara göre işletilen toplam arazi miktarının dağılımında çok büyük farklar görülmemektedir.Örneğin 1952 de işletilen toplam arazi miktarı 194 5194 00 dekar, 1963 de 171 427 776 dekar, 1980 de 227 640 289 dekar, 1991 de 234 510 913 dekar, 2000 de 184 348 223 dekardır.
             Görüldüğü gibi işletilen toplam arazi miktarı hemen hemen 1952 de işletilen arazi miktarı kadardır.Buna karşılık kırsal nüfustaki azalma nispi bir azalma olup kırsal nüfusta gerçekte bir artışı göstermektedir.Örneğin 1927 de kırsal nüfus 10 392 391 (%76,14), 1950 de 15 702 851 (%74,96), 1965 de 20 585 604 (%65,58), 1980 de 25 091 950 (%56,08), 1990 da 23 146 684 (%40,98), 2000 de 23 838 629 (%35,13), 2010 da 17 500 632 (%23,73) dür.
              Görüldüğü gibi kırsal nüfus 1980 lere kadar sürekli artmış , 1980-2000 arasında hafif bir düşme ile sabit kalmış, 2000-2010 arasında belirgin bir düşme görülmektedir.Kırsal nüfustaki nispi azalmaya karşılık toplam işletilen arazi miktarı ve ücretli tarım işçisi oranlarında anlamlı bir değişme görülmemektedir.
              Anadoluda tarımda ücretsiz aile işçisi oranları bölgelere göre şöyledir;
              İstanbul bölgesi %5,2, Batı Anadolu Bölgesi %79,4, Batı Marmara %83,4, Doğu Marmara %74,3, Ege %82,2, Akdeniz %82,5, orta anadolu %90,6,  Batı Karadeniz %91,7, Doğu Karadeniz %94,9, Orta Doğu Anadolu %92,0, Kuzey Doğu Anadolu %95,8, Güney Doğu Anadolu %83 dür.
              Görüldüğü gibi sadece bu oranlar dahi Anadolu tarımının ücretsiz aile emeği üstüne kurulu olduğunu göstermektedir.Marks’ın tanımı ile kapitalist ekonomik formasyon emeğin bizzat kendisinin metalaştığı formasyondur ve diğer ekonomik formasyonlardan bu niteliği ile ayrılır.Leninist kriterlerle değerlendirildiğinde de ücretli işçi kullanım oranlarının toplam nüfus ve kırsal nüfus artış oranlarından yüksek olmadığı görülmektedir.Makine kullanım oranları da traktör başına düşen arazi miktarlarından görüleceği gibi yoksul, küçük ve orta köylülükte hiç de üretken değildir.
               Bu göstergelerin hemen hepsi Anadolu tarımının üretim ve değişim süreçlerinde çok çeşitli şekillerde iç içe geçmiş kapitalist ve feodal formasyonların oluşturduğu yarı-feodal bir niteliği göstermektedir.Anadolu tarımı rakamlarında gösterdiği gibi büyük oranda küçük ve orta ölçekli tarla tarımıdır.Yine verilerden de görüldüğü gibi tarla tarımında esas olarak aile emeği kullanolmakta satın alınmış emek kullanımı tali kalmaktadır.Marks’ın tanımı ile bir üretim ilşkisine kapitalist denilebilmesi için emek etkinliğinin bizzat kendisinin metalaşması gerekir.Tarla tarımında emek etkinliğinin kendisi metalaşmamakta emek ürünü metalaşmaktadır.Anadolu tarımının bu yarı-feodal niteliği sonuçları itibarı ile hiç de basit ve yok sayılabilecek bir olgu değildir.Emperyalizme bağımlılık ilişkilerine ve komprador kapitalizme niteliğini veren tarla tarımının yarı-feodal niteliğidir.Tarla tarımının yarı-feodal niteliği komprador kapitalizmin bütün üretim ve paylaşım dinamiklerini de belirlemektedir.Tarımsal üretim süreçlerinde emek etkinliğinin metalaşmaması ve esas olarak satın alınmış emek kullanımının tali kalması tarımsal ürünün, yani sanayi hammaddelerinin girdi maliyetlerini düşürerek pazar fiyatını da düşürmektedir.Bir çok sanayi hammaddesi niteliğindeki tarım ürününde alıcının tefeci-tüccar niteliğindeki devlet olması tarımsal ürünlerin piyasa fiyatını düşüren diğer bir etkendir.Devletin belirlediği fiyat zaten tekel fiyatıdır ve üretim ilşkileri tarımsal ürünün serbest pazar ilişkileri ile belirlenmesini engellemektedir.Yine tarla tarımının küçük ölçekli tarım olması itibarı ile yeni yetişen kuşakların geçimini karşılamaması nedeni ile kırdan şehre göçe neden olan niteliği bir taraftan yarıcı yada ortakçı ekonomisi ile kır ekonomisi ile ilşkisini sürdüren diğer taraftan şehirlerde bulabildikleri işlerde istihdam edilen kitleleri yaratmaktadır.Bu kitlelerin topraktan tamamen ayrılmış olanları proleterleşmekte tarımla ilişkisini sürdüren kısmı ise yarı-proleteryayı olşturmaktadır.Bu yarı-proleter kitle özellikle vasıfsız kol emeği kullanılan sektörlerde emeğin kendisini yeniden üretmek için ihtiyaç duyduğu miktara tekabül eden gerekli emek zamanını yani ortalama ücretleri düşürmektedir.Tarla tarımının yarı-feodal niteliği komprador kapitalizmin ihtiyaç duyduğu ucuz iş gücünün de yaratıcısı olmaktadır.Emek etkinliğinin fiyatını düşüren diğer bir etken yine tarla tarımının bir fenomeni olarak kırdan şehre göçle gelen işsiz kitle yani yedek iş gücüdür.
         Komprador kapitalizm yarı-feodal nitelikteki küçük meta üretimi görüngüsündeki tarla tarımını yeniden ve yeniden üretmektedir.Çünkü komprador kapitalizmin bütün üretim ve paylaşım dinamikleri tarımın bu yarı-feodal niteliği tarfından belirlenmektedir.Tarla tarımı Anadolu köylülüğünün esaretidir.Küçük meta üretimi niteliğindeki tarla tarımında sermaye birikimi üretim sürecinin dışında gerçekleştiğinden yani kar büyük oranda ürünü satın alan tefeci-tüccar ve tefeci-tüccar niteliğindeki devlet tarafından realize edildiğinden küçük meta üreticisi köylülük sermaye birikimi yapamaz dolayısı ile yarı-feodal nitelikteki aile tarımını satın alınmış emeğin kullanıldığı yani emek etkinliğinin kendisinin metalaştığı büyük ölçekli kapitalist tarıma dönüştüremez.Tefeci- tüccar sermayesi ise tarımsal üretimin düşük kar marjları, doğal koşular tarafından belirlenen risk oranının yüksekliği buna karşılık sermaye piyasaları ve ticaretin tarımsal üretimden daha karlı nitelikleri ile biriktirdikleri sermayeyi büyük ölçekli tarla tarımına dönüştürmeyeceklerdir.Bu eşyanın doğası gereğidir.Tefeci- tüccar sermayesinin varlık nedeni zaten küçük meta üretimi niteliğindeki yarı-feodal tarla tarımıdır.Tefeci-tüccar sermayesinden kendi varlık nedenini ortadan kaldırması beklenemez.
           Anadolu köylülüğünün esaretinin  ve emperyalizme bağımlılık ilşkilerinn beliryeci halkası olan küçük ölçekli meta üretimi niteliğindeki yarı-feodal tarla tarımının komprador kapitalizm tarafından neden tasfiye edilemiyeceğini gördük.Anadolu gibi yarı-sömürge yarı-feodal sosyoekonomik yapılarda geriye yegane seçenek olarak deyim yerindeyse zorunlu olarak emperyalizme bağımlılık ilişkilerini sonlandırmak için küçük meta üretimi niteliğindeki yarı-feodal tarla tarımını zor yolu ile kollektif tarıma dönüştürmekten başka seçenek kalmamaktadır.Bu nedenle tarımı kolektifleştirmek Demokratik Halk Devriminin (DHD) asgari pogramının birincil öğelerindendir.
            Köylülüğün büyük çoğunluğunun kendi toprağını ekip biçen küçük meta üreticisi konumunda olması ve tarımın yarı-feodal niteliği nedeni ile tarlasının bizzat köylülüğün esaretinin nedeni olması toprak devriminde toprak talebinin zayıflığını açıklar.Anadolu tarımının niteliğinde de görüldüğü gibi özü toprak devrimi olan Demokratik Halk Devriminin bir talebi olarak her koşulda toprak talebi güncelleşmeyebilir.Bu durumda yine tarla tarımının yarattığı ikincil ekonomik demokratik talepler diğer toplumsal mağduriyetlerin yarattığı taleplerle birlikte ve sorunun asıl nedenini tasfiye etmek üzere tarımın kollektifleştirilmesi hedefleri DHD nin asgari programını belirleyecektir.Tarla tarımı esaretinin nedeni olan köylülük iş,eğitim,sağlık hizmetleri,konut gibi insani yaşam standartları karşılığında küçük mülküyetinden vaz geçmeye razı olacaktır.Tarımın kollektifleştirilmesinin önündeki engel küçük meta üreticisi köylülük değil varlık nedenleri tarımın yarı feodal niteliği tarafından belirlenen tefeci-tüccar sermayesi, tefeci-tüccar niteliğindeki devlet, kopmrador kapitalistler, toprak ağaları ve emperyalizmdir.Esas olarak DHD nin asgari programına dahil olan tarımın kolektifleştirilmesi programı devrimle karşı devrim arasındaki güç dengelerine bağlı olarak azami programa da devredebilir.DHD nin tarım programı tarımın kolektifleştirilmesi ve yine küçük meta üretimi niteliğindeki yarı-feodal tarla tarımının  yarattığı ikincil ekonomik demokratik talepler olarak özetlenebilir.
          Ezen ve ezilen ulus milli burjuvazisi dahil genel olarak milli burjuvazinin tarımı kapitalistleştirme dinamiğinin olmadığı ve komprador kapitalizmin niteliğinin bizzat tarımın yarı-feodal niteliği tarfından belirlendiği koşullarda emperyalizme bağımlılık ilşkilerini sonlandırmak için bir zorunluluk olarak tarımı kollektifleştirme görevi ile birlikte diğer ekonomik demokratik taleplerin proleterya öncülüğünde gerçekleştirilme zorunluluğu Demokratik Halk Devrimini kapitalizmin emperyalizm öncesi aşamalarında görülen ve emperyalist kapitalizm çağında geçerliliği kalmamış olan burjuva demokratik devrimlerden ayırır.
           Kapitalizmin emperyalizm aşamasından önceki süreçlerde küçük ölçekli tarımın büyük ölçekli tarıma dönüşmesi ve tarımda küçük mülküyetin yerini tarım kapitalistlerine ve ücretli emekçilere bırakma süreçleri yani feodalizmin tasfiyesi başlıca iki tarzda görülmektedir:
          1)JAKOBEN TİPİ BURJUVA DEVRİM:Bu tarz burjuvazinin proleterya ve köylülükle ittifak halinde feodal üretim ilişkilerini bir devrimle tasfiye etmesiyle karakterizedir.Burada burjuvazi ve halk sınıflarının beklentileri ortaklaşmıştır.burjuvazi kendisine yük olan feodal üst yapıdan ve pazarın gelişmesini engelleyen feodal üretim ilşkilerinden bir devrimle kurtulurken proleterya ve köylülükte feodal zobalıktan kurtularak emeğini satma özgürlüğüne kavuşacaktır. 1789 fıransız ihtilali bu tarza örnektir.
           2)PRUSYA-JUNKER TİPİ :Bu tarzda burjuvazi aristokrasi ile uzlaşarak feodalizmi tasfiye eder.Bu tarzın hayat şansı bulabilmesi tarımda kapitalist üretim ilşkilerini geliştirecek lokomotif bir sanayinin varlığına bağlıdır.Britanya da dokuma sanayi bu rolü oynayarak tarımda kapitalist üretim ilşkilerinin gelişmesini ve toprak beylerinin kapitalistlere dönüşmesini teşfik eder.Böylelikle bir devrime ihtiyaç olmadan tarım kapitalistleşir.Feodal üst yapı kapitalizmle uzlaşarak burjuva revizyonla kapitalizme uygun hale getirilir.
           Kapitalizmin emperyalizm aşamasında bu iki tarz da geçerliliğini yitirir.Eperyalist kapitalizm yarı ya da yeni sömürgelerde feodal kalıntıların tasfiyesine bizzat kendisi engeldir.Emperyalizm yarı ve yeni sömürgelerde yukarıda belirtildiği gibi ucuz hammadde ve işgücü yaratan feodal kalıntıları burada Anadoluda tarla tarımını korumakta komprador kapitalizmi küçük ölçekli tarla tarımına bağlı olarak geliştirmektedir.Tarla tarımının belirleyici olduğu yarı feodal ekonomik formasyonda yoğun sömürüye rağmen kitlelerin tepkisinin yetersizliğinin nedeni de bizzat tarla tarımının kendisidir.Komprador kapitalizm yarı feodal üretim ilşkilerini tasfiye etmemekte/edememekte ancak çürütmektedir.Bu çürüme yarı feodal üretim ilşkilerinde köy kökenli yığınların bireyleşememesi olgusu ile birlikte gelişmektedir.Gerek tarla tarımında ikame edilen gerekse komprador kapitalizme ucuz işgücü olarak şehirlere gelen kitleler tarla tarımının yarı feodal niteliğinin yarattığı düşük ücretler nedeni ile vasıfsız iş gücü olarak yada işsiz yedek iş gücü olarak toplandıkları şehirlerde çekirdek aileler kuramamakta dolayısı ile birey haline gelememektedirler.Şehir varoşlarının profiline bakıldığında bu kitlelerin kalabalık aileler halinde bir arada yaşadıkları görülmektedir.Bu kitleler şehir hayatının hareketliliği ve çok kültürlülüğü karşısında eski feodal kültürlerini koruma refleksleri bir güven duygusu yaratmak maksadı ile din ve aidiyet kültürlerine sarılmakta aidiyet kültürlerini ve dini yoğun sömürünün yarattığı tahribata karşı bir afyon olarak kullanmaktadırlar.
            YARI -FEODAL SOSYO EKONOMİK YAPI VE KÜRT SORUNU:Anadolu ve orta doğu coğrafyasında köylü sorunu ile iç içe geçmiş bir Kürt sorunu görülmektedir.Köylü sorununu yaratan tarla tarımının yarı feodal niteliğidir. Burada Kürt köylülüğü ve proleteryası yarı feodal tarla tarımının yarattığı sorunların muhatabı durumundadır.Bir toprak devrimi programı olan demokratik devrim yaşanmadan köylü sorununun çözümü olanaklı değildir.Emperyalizm ve komprador kapitalizmin tarla tarımının yarı feodal niteliğini tasfiye etmek gibi bir dinamiği yoktur.Komprador kapitalizm bizzat tarla tarımının yarı feodal niteliği ile gelişmektedir.Tarım sektörü doğa koşularına açık,kar marjı nisbeten düşük, risk oranı yüksek bir sektördür.Tarıma sermaye aktarımı komprador kapitalizm ve emperyalizmin tercihi olmadığı gibi emperyalist kapitalizmin yasaları ile de çelişen bir olgudur yarı ya da yeni sömürge ülkelerde.Görüldüğü gibi bir toprak devrimi programı olan demokratik devrim gerçekleşmeden köylülüğün ve proleteryanın özgürleşmesi olanaklı değildir. Burada toprak talebinin her koşulda toprak devriminin şartı olmadığı unutulmamalıdır.Coğrafyamızda olduğu gibi yarı feodal nitelikli küçük ölçekli tarımda tarla köylülüğün esaretinin nedeni durumundadır.Tarla tarımının kendisi komprador kapitalizmin emperyalizmle bağımlılık ilşkilerini şekillendirmekte ve yarı feodal sosyoekonomik yapıya karakterini vermektedir.Toprak devrimi tarla tarımına son vererek büyük ölçekli kollektif tarımı geliştirerek köylülüğün ve proleteryanın esaret koşullarının nedenini ortadan kaldırırken kitlelerin diğer ekonomik ve demokratik taleplerini de karşılamakla emek etkinliğinin esaretininin nedenlerini ortadan kaldıracak ve üretici güçlerin özgürce gelişme koşularını yaratacaktır.Burada Kürt ulusunun ulusal demokratik talepleri paralelinde gerçekleşen ulusal mücadele Kürt köylülüğünü ve proleteryasını yalnız başına özgürleştirme çabasına yetmeyecektir.Üst yapıya ve ulusal kültüre ilişkin talepler Kürt mülk sahibi sınıflarını ve onların yedeği durumundaki bir kısım Kürt küçük burjuva entellektüellerinin talepleridir.Bir toprak devrimi programı olamadan bağımsız birleşik Kürdistan mücadelesi de Kürt köyllüğünü ve proleteryasını özgürleştirmeye yetmeyecektir.Ayrıca BOP kapsamında emperyalizmin Kürt sorununa ilgisi köylü sorununun burjuva çözümünden ve emperyalist kapitalizme yeni dinamikler kazandırma niyetinden ayrı düşünülmemelidir.
             Görüldüğü gibi Anadolu coğrafyası ve orta doğu da yarı feodalite ve emperyalist bağımlılıktan kurtulmanın yolu toprak devrimi programı olan bir demokratik devrimden geçmektedir.Tarla tarımı tasfiye edilmeden köylülüğün ve proleteryanın özgürleşmesi olanaklı değildir.Tarla tarımının yarı feodal niteliğnin tasfiyesini emperyalizm ve komprador kapitalizmden beklemek emperyalizmden bindiği dalı kesmesini beklemek olacaktır ki böyle bir şey olanalklı olmadığı gibi dünyanın hiç bir coğrafyası içinde geçerli bir olgu değildir.Tarla tarımının bizzat kendisi yarı feodal niteliği ile komprador kapitalizme karakterini vermekte ve emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin koşularını yeniden ve yeniden üretmektedir.
             Bu olgu da kimi istatiksel verileri ileri sürerek komprador kapitalizmin tarla tarımını tasfiye ettiğni idda etmek MLM in abc sinden hiç bir şey anlamamanın göstergeleridir.İstatikler çok şey ifade etse de olgulardaki nitel değişmeleri yalnızca istatiksel olarak ifade etmek olanaklı değildir. Şehir nüfusunun oransal olarak artmış olması istatiksel bir olgudur ve olgunun tabiatı gereğidir.Tarla tarımını mülküyet ilişkilri ve yarı feodal niteliği değişmemiştir.Örneğin Mis Süt, Pınar Süt gibi kapitalist işletmeler sütü büyük oranda bir kaç ineği olan küçük üreticiden toplamakta sadece pastörize edip paketleyerek piyasaya sürmektedirler.Bu yarı feodal tarımın tipik örneklerinden biridir.Burada küçük üretici, satın alınmış emek kullanmamakta aile elbirliği ve angarya belirleyiciğini korumaktadır; kaldı ki bu coğrafyada ekmekten sanayi hammaddelerine kadar bütün tarımsal ürünler böyle üretilmektedir.Şehir nüfusu sadece oransal olarak ve üretim araçlarını nispi gelişimine paralel olarak artmaktadır.Artan şehir nüfusu büyük oranda yedek iş gücü kitlesi olan işsizlerden oluşmaktadır. Köylü sorunu komprador kapitalizm ve emperyalizmin hayati sorunlarının başında gelir. Köylü sorunu demek sıkıntılı kitleler demektir ve örgütlendiklerinde bir devrim ihtimalini gerçeleştirme potansiyeli taşırlar.Bu nedenle EMPERYALİZM VE İŞ BİRLİKÇİLERİ İLE BUNLARIN YARDAKÇILARI ÇEŞİTLİ DEMOGOJİLERLE KÖYLÜ SORUNU VE DEMOKRATİK DEVRİMİN MUHTEVASINI REVİZE ETMEYE ÖZEL BİR ÇABA SARFETMEKTEDİRLER. (abç).Kürt sorununda da Demokratik Halk Devriminin temel sınıfları olan proleterya ve köylülük dışında kalan sınıfların  pragmaları etrafında yaratılan paradigmalara  tanınan toleranslar da bu revizyon çabalarından ayrı düşünülmemelidir.
            Siyasal bir hareketin karakteri yalnızca mücadele tarzı ve mücadele edenlerin sınıfsal kimliği ile belirlenmez; Siyasal programı tarafından belirlenir.Avrupada kapitalizmin kendi dinamikleri ile geliştiği emperyalizm öncesi aşamada üretim ilşkileri kapitalistleşirken yeni üretim ilşkileri ile çelişen feodal siyasal üst yapıyı değiştirip kapitalizme uyumlu hale getirme ve ulusçuluk mücadelesi veren Jakobenlerin ve jirondenlerin siyasal müttefikleri proleterya ve köylülüktü. Çünkü proleterya ve köylülüğün serflikten kurtuluşu jakoben ve jironden eğilimlere bölünmüş burjuvazinin feodal üst yapı ile mücadelesinin sonucuna bağlı idi.Jakobenizm, radikal burjuvaziyi temsil ederken jirondenler uzlaşmacı burjuvaziyi temsil etmekteydi.Dünya tarihine bakıldığında pazarların kapitalistleşme ve uluslaşma süreçlerinin paralellik gösterdiği ve milliyetçiliğin emperyalizm öncesi kapitalizmin ideolojisi olarak yükseldiği görülür.Kürt özgürlük hareketi de diillendirdiği ulusal kimlik talepleri ile bir ulusal harekettir.
            Kürt özgürlük hareketi de bir ulusal harekettir ve bütün ulusal hareketler gibi burjuva karakterdedir.Kürt özgürlük hareketi mücadele tarzı ile jakoben bir karakter taşısa da -ki siyasal talepleri ile jakobenizmden çok geride durmaktadır- bir siyasal programın hayat şansı bulması ekonomipolitiğin olanakları dahilindedir.Başka bir söylemle Kürt ulusal hareketi anti- kapitalist bir niteliğe bürünmeden asıl mağdur ve mücadele eden kitlesi olan Kürt proleteryası ve köylülüğünün yaşam koşularını değiştiremez demektir bu.
            Kürt ulusal hareketi anti- kapitalist bir niteliğe bürünmeden Kürt proleteryası ve köylülüğünün yaşam koşullarını neden değiştiremez?
            Çünkü, komprador kapitalizmin ekonomipolitiğinin mağduru konumunda olanlar Anadolu proleteryası ve köylülüğü gibi Kürt proleteryası ve köylülüğüdür.Küçük meta üretimi şeklindeki yarı feodal tarımın niteliği komprador kapitalizmin ve emperyalizme bağımlılığın belli başlı bütün dinamiklerini belirlemektedir.Tarımda sermaye birkimi yukarıda da değinildiği gibi üretim süreci dışında değişim sürecinde gerçekleşmekte ve küçük üreticinin ürünü pazara tefeci tüccar ve tefeci- tüccar niteliğindeki devlet tarafından götürülmektedir.Bu durumda sermaye birikimi tefeci-tüccar sermayesi şeklinde kendisini yeniden üretirken küçük meta üreticisi köylülük büyük oranda ve esas eğilim olarak ne proleterlebilmekte ne de kapitalistleşebilmektedir.Burada tefeci- tüccar sermayesi aynı zamanda genellikle büyük toprak mülküyetini de temsil etmektedir.Anadoludaki holding sermayesinin kökenine bakıldığındında da büyük toprak mülküyeti görülecektir.
              Küçük meta üretiminin yıkımı ile köylülük yavaş ve sancılı bir süreçte proleterlere ve yarı proleterlere dönüşmekte şehirlere göç etse de tarımla ilşkisini halen sürdüren bu yarı-proleter kitle vasıfsız iş sektörlerinde ücrete tekabül eden gerekli emek zamanını düşürerek komrador kapitalizme ucuz iş gücü yaratmaktadır.Yine emeğin bizzat kendisinin metalaşmadığı koşularda yarı- feodal tarla tarımı ve küçük meta üretimi emeğin metalaştığı kapitalist tarıma oranla ilk elden tarımsal ürün ve sanayi hammaddelerinin fiyatını düşürerek kompador kapitalizme ve emperyalizme ucuz hammadde yaratmaktadır.Tekrar tekrar belirtildiği gibi küçük meta üretimi tarzındaki yarı-feodal tarım emperyalizme bağımlı komprador kapitalizmi yeniden ve yeniden üretmektedir.Tefeci-tüccar sermayesini ve tefeci-tüccar niteliğindeki devleti yeniden ve yeniden üreten küçük meta üretimi tarzındaki yarı-feodal tarımdır.
             Kürt ulusal hareketi Kürt komprador burjuvazisi ve toprak ağaları ile Kürt milli burjuvazisi gibi yalnızca yalnızca siyasal üst yapının mağduru durumundaki olan sınıf ve tabakaların -ki bunlara Kürt küçük burjuva entellektüelizmini de dahi etmek gerekecektir- değil ama bizzat komprador kapitalizmin ekonomipolitiğinin de mağduru konumundaki Kürt proleterya ve köylülüğünün gerçek sınıf beklentilerini temsil edecek şekilde küçük meta üretimi tarzındaki yarı-feodal tarımı kollektifleştirme programına sahip olmadan kitlelerin yaşam koşullarını değiştireceğini vaat ettiği her siyasal paradigma bir sahteliğe tekabül eder ve iflasa mahkumdur.
            Çünkü Kürt ulusal hareketinin birlesiminde bulunan mülk sahibi sınıflar da kendilerini tefeci-tüccar sermayesi, büyük toprak mülküyeti ve komprador kapitalistler olarak yeniden üretirken komprador kapitalizmin yukarıda anlatılan ekonomipolitiği gereği sınıfsal çıkarları tarımın yarı-feodal niteliğini koruyup sürdürmekten yanadır.Kürt ulusal hareketi siyasal söylem ve tarz olarak burjuva jakoben bir karakter gösterirken Kürt kompradorları ve toprak ağaları ile ilşkilerinde jünker bir karakteri yansıtmaktadır.Ancak bu iki nitelik de biçimsel olarak kalmakta ve Kürt coğrafyasında komprador kapitalizm ve yarı-feodalite ilşkisinde değişim yaratarak ulusal bir kapitalizm yaratma dinamiği bizzat komprador kapitalizmin sınıf ve tabakaları tarafından iğdiş bir vaziyettedir.Çok daha güçlü coğrafi ve ekonomik koşullara sahip olduğu halde İtihat ve terakki ve onun devamı olarak Türk Kemalizmi tarımı kapitalistleştirerek ulusal bir kapitalizm yaratmamış yada yaratamamışken  onun kötü bir takliti ve bir nevi Kürt Kemalizmi görünümündeki Kürt ulusal hareketinden ulusal bir kapitalizm yaratmasını beklemek tamamen hayal mahsulü bir şey olacaktır.Bu durumda tarihsel anlamda geriye iki seçenek kalmaktadır; Kürt ulusal hareketi ya anti-kapitalist bir evrim geçirecek ve sosyalist hareketlerle birleşecektir yada İttihat ve terakki benzeri bir süreçte emperyalizm ile uzlaşacak ve kompradorlaşacaktır.
           Anadoluda ulusal sorunla köylü ve tarım sorununun tarımın yarı-feodal niteliği tarafından belirlenen böylesine iç içe geçmişliği ulusal kurtuluşun diyalektiğini sınıfasal kurtuluşa endekslediği açıkça görülmektedir.Böyleyken Demokratik Halk Devriminin asgari ve azami programı dışında öne çıkarılacak herhangibir siyasal paradigma kitlelerin kurtuluşunu ertelemek ve süreci daha sancılı ve sıkıntılı hale getirmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır.Burada Kürt ulusal hareketi burjuva jakoben bir söylemi de temsil etse komprador kapitalizmim ekonomipolitik çelişkilerinin jakobemnizme bir temel teşkil edecek nitelikte olmadığı görülmelidir.Yani burjuva jakoben bir söylem ve pratiğin kitlelerin yaşam koşullarında burjuva anlamda da bir iyileşme yaratmasına bizzat komprador kapitalizmin ekonomipolitiği engeldir.Komprador kapitalizmin bütün bu çelişkilerinin de gösterdiği gibi tarımı kollektifleştirecek ve finans kapitali bütün kurum ve ilşkileri ile tasfiye edecek bir Demokratik Halk Devrimi süreci yaşanmadan Türk ve Kürt proleteryası ve köylülüğü ile halk sınıflarının esaret koşullarını değiştirme olanağı yoktur.
            Burjuva demokratik devrimler çağı kapanmıştır.Emperyalizmin yarı yada yeni sömürgelerde gelişrirdiği komprador kapitalizmin niteliği feodal üretim ilşkilerinin kapitalist üretim ilşkileri ile harmanlandığı dünyanın kimi bölgelerinde farklılıklar gösterse de esasta emek etkinliğinin feodal sömürü biçimleri ile kapitalist sömürü biçimlerinin iç içe geçtiği yarı-feodal ekonomiler yaratmaktadır.Yukarıda değinildiği gibi kendi dinamikleri ile gelişen kapitalizm ile komprador kapitalizm arasındaki bütün niteliksel farklılıklar emperyalist kapitalizm öncesi görülen burjuva demokratik devrimlerle Demokratik Halk Devrimleri arasındaki nitel farkında nedenlerini ortaya koymaktadır.Milli burjuvazi dahil komprador kapitalizmin bütün sermaye sınıflarının tarımı kapitalistleştirme dinamiği yoktur.Bu sınıflar sermaye birikimlerini bizzat tarımın yarı-feodal niteli üstünden gerçekleştirmekte ve geri üretim ilşkilerini ekonomik alt yapıda korumaktadırlar.Emperyalizme bağımlı komprador kapitalizmin tarımı neden kapitalistleştiremiyeceğine ilişkin başlıca etkenler özetlenirse;
            1)Tarımın yarı-feodal niteliğinin hüküm sürdüğü üretim ilşkilerinde sermaye birikiminin üretim süreci dışında değişim sürecinde gerçekleşmesi,
            2)Yrı-feodal tarımın emperyalizmin ve komprador kapitalizmin talep ettiği ucuz iş gücü ve ucuz hammaddenin yaratıcısı olması,
            3)Yarı-feodal yapılarda tarımsal üretimle pazar arasındaki ilişkinin tefeci-tüccar sermayesi tarafından kurulup sürdürülmesi,
            4)Tarımda yarı-feodal üretim ilşkilerinin bir taraftan yavaş ve sancılı olarak çözülürken diğer taraftan komprador kapitalizmin esas dayanağı olarak yeniden ve yeniden üretilmesi,
            Bu olgular aynı zamanda burjuva önderlikli ulusal hareketlerin kapitalist yollu bir siyasetle emperyalizme bağımlılık ilşkilerini neden sonlandıramayacaklarını ve emperyalizm çağında ulusal kapitalizmin olanaksızlığını da açıklamaktadır.Yarı- sömürge ülkelerde burjuva demokratik devrimin görevleri Demokratik Hlk Devrimine devreder ve DHD siyasal bir tercih değil emperyalizme bağımlılık ilşkilerini sonlandırmak için bir zorunluluıktur.DHD nin öncü sınıfları proleterya ve köylülüğün ittifakı esasındadır.Emperyalizme bağımlılık ilşkilerini sonlandırmak için tarımın kollektifleştirilme zorunluluğu DHD ile sosyalist devrimi içi içe geçirir ve proleterya yoluna sosyalist inşa ile kesintisiz olarak devam eder.
             Yarı-feodal yarı-sömürge yapılarda toprak reformu tarımda feodal iüretim ilşkilerini tasfiye etmez.Çünkü yarı-feodal ilşkiler bizzat tarımın  küçük meta üretimi niteliğinden gelişmektedir.Küçük meta üretimi emek etkinliğinin metalaşmasını engelleyerek sermaye birikiminin üretim sürecinin dışında değişim süreçlerinde gerçekleşmesine ve tefeci-tüccar sermayesi olarak asalak bir sermaye yapısının oluşmasına neden olmaktadır.Yarı-feodal yarı-sömürge yapılarda bizzat devlet aygıtının ekonomik faaliyeti de tarımda tefeci- tüccar sermayesi niteliğindedir.Tefeci-tüccar sermayesi coğunlukla büyük toprak mülküyetini de temsil etmektedir.
            Toprak reformu, örneğin, Nikaragua’da sandinistler tarafından denenmiştir. Köylüler kendilerine dağıtılan toprakları toprak beylerine satmışlar ve silahla iktidara gelen Sandinistler seçimle iktidarı kaybetmişlerdir.Güney Amerika gibi özellikle küçük ölçekli tarıma elverişli olmayan tarımsal ürünlerin coğrafyasında toprak reformu hamlesi gerçekten de yanlış bir siyasetti.Güney Amerikada serf niteliğinde topraksız köylülük köylülüğün temel dokusunu oluşturmakla birlikte tarımsal ürünler kahve, şeker kamışı gibi büyük ölçekli tarımı gerektiren ve küçük meta üretimi için ekonomik olmayan ürünlerdir.Toprak reformu ile Köylülüğün küçük toprak parçalarına sahip olması onların ekonomik koşullarında bir iyileşme yaratmamıştır.Bu nedenle köylülük kendilerine dağıtılan toprakları büyük toprak sahiplerine satmışlardır.
            Anadolu tarınmnda ise esas olarak kendi toprağını eken küçük meta üreticisi köylülük belirleyici konumdadır. Tarımsal ürünlerin niteliği küçük ölçekli tarla tarımına olanak tanısa da küçük meta üretiminin kendisinin emeğin metalaşmasını engelleyerek sermaye birikimini değişim süreçlerine taşıması sureti ile asalak sermayeyi beslemesi ve komprador kapitalizmin bu ekonomik döngüde gelişmesi toprak reformu yolu ile tarımın kapitalistleşmesini engelleyeceği gibi köylüllüğün ekonomik koşullarında da köklü ve sürdürülebilir bir iyileşme yaratmayacaktır.İşte bu nedenlerle yarı-sömürge yarı-feodal komprador kapitalizmlerde köylü ve tarım sorununun yegane çözümü tarımı kollektifleştirmektir.Köylü sorununu emperyalizm için can alıcı sorun haline getiren de bu olgudur.Toprak reformu, kooparatifleşme gibi reformist uygulamalar köylülüğün tarımda istihdamına dair bir süreklilik yaratamamakta bir taraftan küçük meta üretimi kendisini tekrarlarken diğer taraftan kırdan şehre göçle gelen artı nüfus işsizler ordusunu büyütmekte ve toplumsal huzursuzluk derinleşmektedir.
             Genel olarak üretim ilişkilerinin, özel olarak tarımın kapitalistleşme süreci uluslaşma sürecine tarihsel olarak paralelelik gösterir.Ulusal hareketler sınıfsal kombinasyonlarında komprador burjuvazi ve toprak ağalarından milli burjuvazi, köylülük ve proleteryaya kadar geniş bir yelpaze gösterirler.Bu nedenle ulusal hareketler tarihsel konjonktürlerin belirleyiciliğinde proleterya ve köylülük gibi halk sınıflarının etkisi ile sosyalizme de yönelebilir komprador burjuvazi, toprak ağaları ve milli burjuvazinin ekisi ile kapitalist yola ve emperyalizm ile işbirliğine de yönelebilir.Kapitalizmin emperyalizm aşamasından sonra yarı yada yeni- sömürgelerdeki ulusal hareketlerin milli burjuvazi önderliğinde dahi olsa ulusal bir kapitalizm inşa etme dinamiklerinden neden yoksun oldukları yukarıda değerlendirilmişti. Şimdi ML nin ulusal hareketlere dair ilkesel siyasetinin belirleyici kavramlarına da kısaca değinmemiz gerekecektir.Yarı-sömürgelik ve komprador kapitalizm koşullarında gelişen bir ulusal hareket siyaseten kararsız bir atom gibidir.Tarımı kapitalistleştirerek ulusal bir kapitalizm inşa edemeyeceği için emperyalizme bağımlılık ilşkilerini kapitalist üretim ilşkilerine dayanarak sonlandıramaz.Yine sınıfsal birleşenlerinin çok renkliliği ve seremaye ve büyük toprak mülküyetini de içermesi nedeni ile mevcut siyasal yapısı ile tarımı kollektifleştiremeyeceğinden tarım ve köylü sorununu çözemez.Bu olgu emperyalist kapitalizm çağı ile burjuva demokratik devrimler çağının sona ermiş olmasının yarattığı bir gerçekliktir.Kapitalizmin emperyalizm aşamasında yarı ve yeni sömürgelerde tarım ve köylü sorununu çözecek yegane devrim proleterya ve köylülüğün ittifakına dayanan Demokratik Halk Devrimidir.Bu tarihsel koşularda bir ulusal hareket siyaseten kararsız bir durumdan kararlı hale ancak kendi içinden gelişecek ve proleterya ile köylülüğün siyasal beklentilerini ifade eden bir dönüşümle sosyalist bir niteliğe bürünerek veya dışında gelişen sosyalist hareketlere entegre olarak ulaşabilir.Komprador kapitalizm koşullarında gelişen ve sosyalist bir dönüşüm yaşamayan ulusal hareketlerin sınıfsal nitelikleri sonucu eninde sonunda emperyalizmle uzlaşarak kompradorlaşmaları tarihsel olarak kaçınılmaz bir olgudur.Anadoluda İttihat Terakki deneyimi böyle sonuçlanmıştır.Bir tür Kürt Kemalizmi görünümündeki Kürt ulusal hareketi kendi içnde sosyalist bir evrim geçirmediği koşularda sonuç farklı olmayacaktır.Yarı- sömürge bir yapıda DHD kapsamında tarımın kollektifleştirilmesi ve finanas kapitalin bütün kurum ve ilşkileri ile tasfiyesi emperyalizme bağımlılığı sonlandırmak için bir siyaal keyfiyet değil zorunluluktur.
          Kürt kompradorlar, toprak ağaları ve Kürt milli burjuvazisinin oluşturduğu büyük mülküyetin ulusal sorunla ilgili talepleri ulusal kimlik, dilin serbestleşmesi ve yerel yönetimle ilgili düzenlemelerden ibarettir.Üst yapısal ve yönetsel taleplerden oluşan bu istemler burjuva -feodal devlet aygıtı ile mümkünse ortaklaşmak, mümkün değilse ayrı bir devlet olarak örgütlenme şeklinde özetlenebilir.Mülk sahibi sınıflar için ulusal sorun pazar sorunu ve yönetsel ayrıcalıklar edinme yada mevcut devlet örgütlenmesinde kendileri için getirilmiş sınırlamaların kaldırılması sorunudur.
           Demokratik Halk Devriminin bir unsuru olarak proleteryanın öncüsünün gündeminde olan ulusal sorun ise hakim ulusa ayrıcalıklarının giderilmesi ile birlikte esas olarak komprador kapitalizmin ekonomipolitiğinden kaynaklanan sorunların, başta tarım ve köylü sorunun çözülmesi, dil, ulusal ve kültürel kimlik üstündeki baskıların kaldırılması kollektif üretim ilşkilerinde halkların tam eşitliğinin koşullarının yaratılması sorunudur.Mülk sahibi sınıflar için sorun esasta pazar sorunu iken proletryanın öncüsü için sorunun nedeni üretim ilşkileri ile birlikte pazarın kendisidir.Ortada paylaşılacak bir pazar var olduğu sürece mülk sahibi sınıflar için ulusal sorun her zaman güncel kalacaktır.Proleteryanın öncüsünün hedefi ise sorunu yaratan üretim ilşkilerini ve pazarı ortadan kaldırarak kollektif üretim ilişkileri esasında halkların tam eşitliğinin koşullarını yaratmaktır.Ezen ve ezilen ulusun mülk sahibi sınıfları ulusal sorunun kendileri için esasta pazar sorunu olması gerçekliğinin üstünü miillyetçilik ideolojisi ile örtmeye çalışırlar.Çünkü onların pazar çelişkileri için mücadele edecek kitleleri manüpüle edecek milliyetçilikten daha uygun bir ideoloji yoktur.Zaten ulusları yaratan tarihsel olgu da aynı pazar etrafında toplanan yığınların dil, tarih ve coğrafi birlik oluşturmalıdır.Ulusal birlikler çelişkisiz birlikler değildir.Mülk sahibi sınıflar ile mülksüzler arasındaki çelişki ulus devletlerin temel çelişkisidir ve sosyalist öngörü ulus devletlerin bu temel çelişki ile sonlanacağını belirler.
 Yukarıdaki verilerden tarımda kapitalist üretim ilşkilerinin nispi olarak en fazla geliştiği bölgelerden birinin  ücretli iş gücü kullanım oranlarına göre Güney Doğu Anadolu Bölgesi olduğunu gördük.Bu bölge aynı zamanda büyük toprak mülküyetinin de en fazla görüldüğü bölgelerden biridir.Anadolu coğrafyasının üretim ilşkilerinin siyasete yansıması olarak baş çelişkisi tefeci tüccar, tefeci tüccar niteliğindeki devlet ve büyük toprak mülküyeti ile halk yığınları arasındaki çelişkidir.Bu çelişme İbrahim tarafından feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişme olarak ifade edilmiştir.Çünkü kompradfor kapitalizmin bütün diğer üretim ve değişim süreçleri bu çelişki tarasfından belirlenmektedir.Bu çelişkiyi yaratan esas etken küçük meta üretimi tarzındaki tarımsalş üretimde emeğin kendisinin metalaşmamasıdır.
         Böyleyken ulusal sorundan ikinci bir baş çelişkitüretmek esasta DHD nin yerine burjuva demokratik devrimi ikame etmekten başka bir anlam ifade etmeyecektir.Bu burjuva demokratik devrimler çağının kapandığını bilerek söylenmekte ve böylelikle ulusal harekete tpprak ağaları, Kürt komprador burjuvazisi dolayısı ile emperyalizmle işbirliğine kadar geniş bir siyasal manevra alanı bırakılmaktadır.Şimdi sosyalist hareket bu manevra alanını bırakmasa ulusal hareket niteliği gereği böyle bir siyasal hat oluşturabilir denilebilir.Bu başka bir şeydir; burada bahsedilen olgu DHD nin niteliği ve sınıf ittifakları ile burjuva demoktatik devrimin niteliği ve sınıf ittifakları arasındaki nitel farktır.Ulusal hareket birleşenlerindeki güç dengelerine bağlı olarak büyük mülküyet ve emperyalizme karşı farklı siyasetler üretebilir; sosyalist hareket ulusal hareketin ürettiği siyasetten bağımsız olarak DHD nin genel ilkelerinin ve gereklerinin siyasetini üretmekle yükümlüdür.Bu nedenle gerek bölgede gerekse bölge dışındaki çalışmasında örgütsel ve sovyetik bağımsızlığını titizlikle korumalı ve DHD nin genel ilkelerinin propagandasını yapmalıdır.
         Ulusal sorunda çelişkiler kaçınılmaz olarak baş çelişkiye gelip dayandığında baş çelişkinin bu bölge için geçerli olmadığı iddası DHD nin üstü örtülü bir şekilde yadsınmasından başka siyasal bir anlam ifade etmez.

“Meselenin daha iyi kavranabilmesi için, Lenin yoldaştan geniş aktarmalar yapmamızı okuyucuların hoş göreceğini umarız.

Lenin yoldaş şöyle diyor:

“Milliyet ilkesi, burjuva toplumunda, tarihi bakımdan kaçınılmaz ve zorunlu bir ilkedir ve bu toplumu ele alan bir Marksist, milli hareketlerin tarihi meşruiyetini kesin olarak kabul eder. Ama bu kabul edişin burjuva milliyetçiliğinin savunma biçimini almaması için o, milli hareketlerde ilerici olarak ne varsa (abç) ancak onu desteklemekle yetinmelidir; öyle ki, proleter bilinci, burjuva ideoloji tarafından karartılmış olmasın.

“Feodal uyuşukluktan çıkan yığınların uyanışı, ilerıci bir şeydir, nasıl bu yığınların halkın egemenligi uğruna, ulusun egemenliği uğruna her türlü ulusal baskıya karşı mücadelesi de ilerici bir şeyse, Marksistin en kararlı ve en tutarlı demokratizmi, milli meselenin bütün yönlerinde, mutlak savunma görevi, buradan gelmektedir. BU ÖZELLİKLE OLUMSUZ BIR GÖREVDIR (abç). Proletarya, milliyetçiliği desteklerken aşırı davranışlara gidemez. Çünkü daha ilerde, milliyetçiliği güçlendirmeyi hedef tutan burjuvazinin olumlu eylemi başlar.

“Her türlü feodal boyunduruğu kurmak, uluslara karşı her türlü baskıya, uluslardan biri ya da dillerden biri için her türlü imtiyaza karş, çıkmak, demokratik bir güç olarak proletaryanın mutlak görevidir, milli kavgalarla karartılan ve geciktirilen proleter sınıfının mücadelesinin mutlak çıkarınadır. Ama kesin olarak sınırlandırılmış olan ve sınırları belli tarihi bir alana yerleştirilmiş bulunan çerçevenin ötesinde burjuva milliyetçiliğine yardım etmek proletaryaya ihanet ve burjuvazinin saflarına gecmek olur. Burada çok kere cok ince olan bir sınır vardır…

“Ulusal boyunduruğa karşı mücadele mi? Evet, elbette. Her türlü ulusal gelişme içın, genel olarak “ulusal kültür” içın mücadele mi? Elbette ki hayır…

“Burjuva milliyetçiliğinin ilkesi, genel olarak, milliyetin gelişmesidir (abç), burjuva milliyetçiliğinin tekelci karakteri buradan gelir. Sonu olmayan ulusal kavgalar buradan doğar. Proletarya ise her hangı bir ulusun ulusal gelişimini savunrnak şöyle dursun, yığınları bu gibi hayallere karşı uyarır (abc), kapitalist değişim için cn geniş özgürlüğü savunur ve zorla özümleme ya da imtiyazlara dayanan özümleme dışında, ulusların özümlenmesini olumlu karşılar…

“…Proletarya, burjuva milliyetçiliğinin gelişmesine destek olamaz; tersine o, ulusal farklılıkların silinmesine ve uluslararası engellerin yıkılmasına, milliyetler arasındaki bağları sağlamlaştıran her şeye, ulusların birbirleriyle kaynaşmasına yardım eden her şeye destek olur. Başka türlü davranmak, gerici milliyetçi küçük-burjuvazinin yanında yer almak olur.”

Yine Lenın başka bir yerde şunları söylüyor:

“…Burjuvazi, her zaman kendi ulusal taleplerini ön plana sürer. Bunlan kesinlikle ileri sürer. Ama proletarya icin bu talepler, sınıf mücadelesinin çıkarlarına bağlıdır. Teorik bakımdan, belirli bir ulusun başka bir ulustan ayrılmasının ya da bu ulusun bir başka ulusla eşitliğinin, burjuva-demokratik devrimi tamamlayıp tamamlayamayacağını önceden kestirmek imkansızdır. Her iki halde de proletarya için önemli olan şey, kendi sınıfının gelişmesini garantiye almaktır. Burjuvazi için önemli olan şey, bu gelişmeyi baltalamak ve “kendi” ulusunun amaçlarını proletaryanınkilerden öne almaktır. Onun için proletarya, kendi kaderini tayin etme hakının tanınması isteğini, deyim uygun düşerse, olumsuz yönüyle yetinir ve hiç bir ulusa, başka bir ulusun sırtından üstünlükler garanti etmeye, bu konuda taahhütlerde bulunmaya kalkışmaz.

“Bu, pek ‘pratik’ bir davranış olmayabilir; ama gerçekte bu, mümkün olan çözümlerin en demokratik olanının başarılması için, en iyi garantidir. Proletarya sadece bu garantilerin gereğini duymaktadır, her ulusun burjuvazisi ise, başka ulusların durumu ne olursa olsun (başka ulusların zararına olsa da), kendi çıkarlarının teminat altına alınmasını ister”.

Lenin devam ediyor:

“Ezilen ulusların burjuvazisi, taleplerinin’pratik’olduğu iddiasıyla proletaryayı, özlemlerini kayıtsız şartsız desteklemeye çağıracaktır…

“Proletarya, bu çeşit pratikliğin karşısındadır. Proletarya, eşitliği ve ulusal devlet kurma hakkı eşitligini tanırken, bütün ulusların proleterlerinin birligine pek büyük değer verir ve her ulusal talebi, her ulusun ayrılma hakını işçilerin sınıf mücadelesi açısından degerlendirir…

“… İşçiler için önemli olan, iki akımın ilkelerini ayırdetmektir. Eğer ezilen ulusun burjuvazisi, ezen burjuvaziye karşı savaşırsa, biz, her zaman ve her durumda, herkesten daha kararlı olarak bu savaştan yanayız. Çünkü biz zulmün en amansız ve en tutarlı düşmanlarıyız. Ama ezilen ulusun burjuvazisi, kendi öz burjuva şoven milliyetçiliginin çıkarlarını savunuyorsa, biz ona karşıyız. Ezen ulusun imtiyazlarına ve zulmüne karşı savaşırız, ama ezilen ulusun kendisi için imtiyazlar sağlama yolunda çabalarına destek olmayız.

“Eğer ulusların ayrılma hakkı sloganını ileri sürmez ve onu savunmazsak, o zaman ezen ulusun sadece burjvuvazisinin değil, ama feodal derebeylerinin ve despotizminin de oyununa gelmiş oluruz…

“…Her ezilen ulusun burjuva milliyetçiligi, zulme karşı yönelmiş olan genel bir demokratik muhteva taşır ve bizim ulusal imtiyazlar sağlama egiliminden bunu kesin olarak ayırdederek.. kayıtsız şartsız destekledigimiz işte bu muhtevadır…

……………………..

“…Mücadelemizde belirli bir devleti kendimize temel olarak alıyoruz; o belli devlet icindeki bütün ülkelerden [uluslardan, olmalı işçileri birleştiriyoruz; biz hiç bir özel ulusal gelişme yolunu savunamayız, biz bütün mümkün olan yollardan sınıf hedefimize dogru yürüyoruz.

“Ama biz, her türlü burjuva milliyetçiligine karşı savaşmazsak, bütün ulusların işcileri arasında eşitlik uğruna mücadele etmezsek, o hedefe doğru yol alamayız…

“…Her türlü devlet imtiyazına ve ulusal imtiyazlara karşı ve bütün ulusların kendi ulusal devletlerini kurmada hak eşitligi ugruna günlük ve bilinçlendirme ve propaganda görevini… Bu görev, (şu anda) milli meselede başlıca görevimizdir; cünkü biz demokrasinin ve bütün ulusların proleterlerinin eşit olarak ittifakının çıkarlarını ancak böyle savunabiliriz.

…………………..

“İşci sınıfının ve onun kapitalizme karşı mücadelesinin çıkarları, bütün uluslar işçilerinin tam dayanışmasını ve en sıkı birligini gerektirmektedir; bu çıkarlar her milliyetten burjuvazinin şöven politikasına karşı şiddetle karşı koymayı emreder. Onun için Sosyal-Demokratlar [komünistler I, eğer ulusların kendi kaderini tayin etme hakını yani ezilen ulusun ayrılma hakkını reddederlerse ya da ezilen ulusların burjuvazilerinin bütün ulusal isteklerini desteklerse, proletaryanın siyasi çizgisine karşı gelmiş olurlar ve işçileri burjuvazinin politikasına boyun eğmeye yöneltirler. Ücretli işçinin, Rus olmayan burjuvazi değil de, başlıca Rus burjuvazisi tarafından sömürülmesi ya da Yahudi burjuvazisi değil de, Polonya burjuvazisi tarafından sömürülmesi vb. hic, de önemli değildir. Sınıf çıkarlarını anlayan ücretli işçi Rus kapitalistlerinin devlet imtiyazlarına olduğu kadar, Polonyalı ya da Ukraynalı kapitalistlerin, devlet imtiyazlarına kavuştukları zaman, dünya yüzünde cenneti kuracakları yolunda vaadleri karşısında da kanatsızdır…

“Her iki durumda da işçiler sömürüleceklerdir. Ve sömürüye karşı başarıyla mücadele edebilmek içın, proletarya her türlü milliyetçilikten arınmış olmalıdır; o, eğer deyim uygun düşerse, çeşitli ulusların burjuvazileri arasında üstûnlük uğruna süregelmekte olan mücadelede mutlak olarak tarafsız kalmalıdır. Eğer, her hangı bir ulusun proletaryası, ‘kendi’ milli burjuvazisinin imtiyazlarını en hafif şekilde de olsa desteklerse, bu kaçınılmaz olarak, öteki ulusun proletaryası arasında güvensizlik yaratacaktır; işçilerin uluslararası sınıf dayanışmasını zayıflatacak, onları bölecektir ve böyle bir duruma sevinecek olan, ancak burjuvazi olacaktır ve…

Tekrar edelim:

Kürt`milli hareketi, ezilen bir ulusun, hakim bir ulusun hakim sınıflarına karşı mücadelesi olarak ilericidir ve demokratik bir muhteva taşır. Biz bu demokratik muhtevayı kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleriz. Türk burjuvazisi ve toprak ağaları lehine her türlü imtiyazlara ve eşitsizliğe karşı (devlet kurma hakkı imtiyazı da dahil) kararlı ve amansız olarak mücadele ederiz. Kürt milli hareketinin bu yoldaki taleplerini de kayıtsız şartsız destekleriz.

Fakat öte yandan, Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının gerici ve milliyetci emllerine karşı da mücadele ederiz. Türk hakim sınıfları lehine her türlü eşitsizliğe ve imtiyaza, milli azınlıklara yönelen her türlü baskı ve zulme karşı mücadele ederken; milli azınlık burjuva ve toprak ağalarının milliyetçi emelleriyle de mücadele edilmezse, bu kez bir başka milliyetcilik, Kürt milliyetçiliği güçlendirilir; Kürt proletaryasının sınıf bilinci, burjuva milliyetçiliğinin sisleriyle karartılır; Kürt işcileri ve köylüleri milliyetçiliğin kucağına itilir; Kürt işci ve emekçileriyle Türk işçi ve emekçileri arasındaki birlik ve dayanışma baltalanır.

Şafak revizyonistleri, içinde farklı unsurların yer aldığı Kürt milli hareketini, homojen bir “Kürt halkı” hareketi olarak takdim etmekle, bu hareketi bir bütün olarak ve tamamen ilerici göstermekle, nereye kadar ve hangi bakımlardan ilerici olduğunu, nereden sonra ve hangi bakımlardan burjuvazının ve toprak ağalarının gerici emellerinin başladığını göstermemekle (daha doğrusu bunlar arasında bir ayırım yapmamakla), yukardaki tam da toprak ağalarının ve burjuvazinın işine yarayacak sonuca varıyor. Böylece, genel olarak Türkiye proletaryası ve özel olarak Kürt proletaryası aleyhine, Kürt burjuva ve toprak ağalarına taviz veriyor! Yarın, Kürt burjuva ve toprak ağalarının “olumlu eylemi” daha kuvvetle kendini hissettirdiği zaman Şafak revizyonistlerinın ne yapacağını merak etmekteyız. Ama ne yapacakları daha bugünden bellidir! Türk millı~yetçilerınin saflarına kayıtsız şartsız iltihak edeceklerdir.

Şu noktayı da belirtelim: Komünıstler, ezilen bir milletın milliyetçiligiyle hakim bir milletin milliyetçiliği arasında, küçük bır milletin milliyetçiliğiyle büyük bir milletin milliyetçiliği arasında daıma ve mutlak bır ayırım yaparlar.

Lenın yoldaş bu konuda şunları söylüyor:

“Bu ikinci tür milliyetçilik konusunda Iküçük bir milletin milliyetciliği] bizim; bir büyük milletin fertlerinin tarihi pratikte öteden beri yapmadıgımız zorbalık kalmamıştır. Üstelik biz hiç farkında olmadan zorbalık yapar, ona buna hakaret ederiz…

“İşte bunun içindir ki hakim ya da, denildiği gibi ‘büyük’ milletlerin (yalnız zorbalıkta büyük, yalnız kabadayılar olarak büyüktürler oysa) enternasyonalciliği milletlerin eşitliğini biçimde gözetmek olmamalı sadece, hatta hakim milletin, büyük milletin sessizliği olmalıdır. Böylece, pratikte var olan eşitsizliğe karşı bir denge sağlanmış olacaktır. Kim bunu anlamıyorsa, milli mesele karşısında gerçek proleter tutumunu kavramamış demektir; hayat görüşü hâlâ esasta küçük-burjuvadır ve bu nedenle mutlaka burjuva hayat görüşüne kayacakır”.

Lenin yoldaş şöyle devam ediyor:

“…Milli haksızlık kadar proleter sınıf dayanışmasının gelişmesini ve güçlenmesini geciktiren hiç bir şey yoktur; bir milletin ‘gocunan’ fertleri her şeyden çok; eşitlik konusunda ve sırf ihmalden ötürü ya da latife olsun diye dahi olsa bu eşitliğin çiğnenmesi kendi proleter yoldaşlarınca çiğnenmesi konusunda

hassastırlar. İşte bunun içindir ki, milli azınlıklara tavız verme ve hoşgörüyle davranma hususunda yetersız kalmaktansa, aşırı gitmek daha iyidir” (Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri, s. 383-384).

Şafak revizyonistlerinin yaptıgı, Lenin yoldaşın savunduğu şey midir? Hayır, asla! Şafak revizyonistleri, bugün esas olarak Türk milliyetçisi bir çizgi izliyorlar, Türk hakim sınıflarının imtiyazlarını savunuyorlar; ileride göreceğimiz gibi Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkını alçakça ve bir yığın demagojiyle çiğniyorlar; Türk şovenizminin temsilcilerini kendilerine bayrak ediyorlar. Onların yaptığı şey, Lenin yoldaşın savunduğu şeyden tamamen farklıdır. Onlar, bir yandan hakim millet milliyetçisi bir çizgi izlerken, öte yandan da Kürt isçi ve emekçileriyle Kürt burjuva ve toprak ağaları arasındaki çizgiyi siliyor, Kürt burjuva ve toprak ağalarının görüş açısında yer alıyor. Bu, hakim ulus milliyetçiliğine karşı, milli azınlıklara taviz verme ve hoşgörüyle davranmada aşırı gitme değil; hakim millet milliyetçisinin azınlık milletin işci ve emekcilerine karşı, azınlık milletin sömürücü sınıflarının milliyetçi emellerini desteklemedir.

Bir başka nokta da şudur: şafak revizyonistleri, “Kürt halkının”`”ağır milli baskı ve eritme politikasına karşı”, “demokratik haklar, milliyetlerin eşitliği ve kendi kaderini tayin için” mücadele ettiğini söylemektedir.

Kürt halkının kendi kaderini tayin için mücadele etmesi demek, Kürt halkının, hakim sınıfları devirerek demokratik halk iktidarını kurmak için mücadele etmesi demektir. Çünkü, halk kendi kaderini ancak devrim yaparak tayin edebilir. Milli meselenin ele alındığı bir yazıda, Kürt halkının devrim için mücadele ettiğini söylemek, doğrusu cok kıvrak bir zeka gerektirir(!). Eğer Kürt milleti kastediliyorsa, o zaman Şafak revizyonistleri şunu söylemiş oluyorlar: Kürt milleti ayrılmak icin mücadele etmektedir. Çünkü, bugunkü zoraki birlik şartlarında Kürt halkının kendi kaderini tayin icin (dikkat edilsin, tayın hakkı icin değil) mücadele etmesi, sadece ve sadece ayrılmak için mücadele etmesi anlamına gelır

Her milli hareketin genel eğilimının, milli bütünlüğü olan devletler kurulması yönünde olduğunu, meta üretiminin ve kapitalizmin ihtiyaçlarını en iyi bu devletlerin karşıladığını, en güçlü ekonomik etkenlerin bu yönde işlediğini daha önce belirtmiştik. Kürt milli hareketinin genel eğilimi de, elbette milli bütünlüğü olan bir devlet kurulması yönündedir. Fakat genel eğilimi başka şeydir, bir milli hareketin formüle ettiği somut istekler başka şeydir. Somut istekler, bu genel eğilime aykırı düşmezler. Fakat her milli hareket bu genel eğilimi, yani ayrı bir devlet kurmayı kendisine somut hedef olarak da seçmeyebilir. Bu durumu etkileyen sayısız faktörler vardır. Devlet çapındaki ve uluslàrarası plandaki kuvvet ilişkileri, ülke içinde değişik milliyetlere mensup burjuvaların ve toprak ağalarının menfaat hesapları, milli baskının karakteri, taktik endişeler vb…, bir milli hareketin formüle ettiği somut hedefleri, bütün bu faktörler tayin eder. Bu nedenle, her yerde milli hareketlerin genel eğilimi, ulusal bütünlüğü olan devletler kurma yönünde olduğu halde, milli hareketlerin formüle ettiği somut talepler başka başka olur.

Sözü Stalin yoldaşa bırakalım:

“Besbelli ki ulusal hareketin muhtevası, her yerde aynı olamaz! Bu muhteva, hareketin formüle ettiği degişik taleplere bağlıdır. Irlanda’da hareket bir tarım karakterıne bürunür; Bohemya’da ‘dil’ karakterine bürünür; bir yerde insan haklarında eşitlik, vıcdan özgürlüğü istenir; bir başka yerde ‘kendinden’ memurlar ya da kendinden bir meclis uğruna savaşılır.”

Türkiye’de Kürt milli hareketi, henüz ayrılma talebini açıkça formüle etmiş değildir. Bugün Kürt milli hareketinin açıkça`formüle ettiği talepler, Kürtçe’nin okuma, yazma ve konuşmada serbest bırakılması, radyoda Kürtçe yayınlar yapılması, “milli kültür”ün (gerçekte Kürt burjuva ve toprak ağalarının kültürünün) serbestçe yayılmasını köstekleyen engellerin kaldırılması, asimilasyon politikasına son verilmesi Kürtçe eğitim yapan okulların olması, kendi kaderini tayin hakkının tanınması vb… dir. Yukarda saydığımız çeşitli nedenler, Kürt milli hareketinin bizzat ayrılma talebini açıkça formüle etmesine engel olmaktadır; Kürt halkının değil ama, “Kürt milletinin kendi kaderini tayin için” mücadele ettiğini söylemek, bu sebeple hiç değilse bugün doğru değildir. Biz bunu söylerken, Kürt burjuva ve küçük toprak ağaları arasındaki güçlü ayrılma arzusunu da gözden uzak tutmuyoruz. Fakat bu istek, milli hareketin açık bir talebi haline gelmemiştir diyoruz. Bugün mesela Kuzey İrlanda’daki milli hareket, bizzat ayrılma talebini açıkça formüle etmiştir. Mesela gecmişte Türkiye’de Kürt milli hareketi, bizzat ayrılma talebiyle ortaya çıkmıştır vs…. Bugün Kürt milli hareketinin ayrılmayı açıkça formüle etmemiş olması, yarın da etmeyeceği anlamına gelmez. Fakat iki ulusun burjuva ve toprak ağaları sınıfları arasında çeşitli uzlaşmalar da mümkündür; bunu da aklımızdan çıkarmayalım. Nitekim Irak’ta Barzani hareketi kısmi bir özerklikle yetinmiştir. Ayrıca Kürt milli hareketinin bir kanadı ayrılmayı savunurken, bir başka kanada aksini de savunabilir. Bu nedenlerle henüz dereyi görmeden paçayı sıvamayalım.”
                                          İbrahim Kaypakkaya Seçme Yazılar syf 291_299
       Görüldüğü gibi Lenin mili meselenin komünistler için “OLUMSUZ BİR GÖREV” olduğunu söylerken ezilen ulus burjuvazisi ve toprak ağalarının milliyetçiliği güçlendirmeye yönelik olumlu eyleminden bahsetmektedir.Ulusal sorundan ikinci bir baş çelişki türetme anlayışı DHD ve sınıf ittifakları yerine burjuva demoktatik devrim ve onun sınıf ittifaklarını ikame ederek ezilen ulus milliyetçiliğinin elini güçlendirme siyasetinden başka bir şey değildir.Burada Lenin tarafından olumsuz bir görev olarak belirtilen siyaset olumlanmakta ve DHD nin hareket alanı ezilen ulus egemen sınflarına ve onların milliyetçi siyasetine terk edilmektedir.
      Ulusal soruna dair İbrahim’de yada Lenin-Stalin ikilisinde herhangibir boşluk aramak nafiledir.Stalin tarafından sonradan benimsenen federasyon-konfederasyon görüşleri ile ulusal sorunun özünün pazar sorunu olmasından dolayı sosyalist çözümünün ilkeleri değişmemektedir.Federasyon-konfederasyon görüşleri sosyalist devrimden sonra ve esas olarak “ezilen ulus sosyalistlerine” ilişkin bir öneridir.(abç) Burada dikkat edilmesi gereken mihenk taşıda budur.Ulusal sorunda federasyon- konfedrasyon önerisi herhangibir ulusal harekete ilşkin değildir; sosyalistlerin öncülüğündeki ulusal hareketlere ilşkindir.
      Ulusal sorunda Leninist tarzın esası bu sorundan bir demokratik devrim türetmek yada sorunu demokratik devrime yedeklemektir.Rusya’nın emperyalist bir ülke olduğu düşünüldüğünde devrimin niteliğinin burjuva karakteri anlaşılır.Bizim gibi yarı- sömürge yarı-feodal bir formasyonda köylü ve tarım sorunu ile iç içe geçmiş bir ulusal sorunla birlikte devrimin niteliği DHD ve temel sınıf ittifakları işçi-köylü ittifakıdır.Ulusal sorunun varlığı bu temel ittifakları değiştirmemekle birlikte belirli süreçlerde ulusal hareketin sınıf ittifakları şahsında DHD ne öznel bir nitelik verse de baş çelişki tarafından belirlenen temel sınıf ittifakları belirleyicidir.Böyle bir durumda komünist hareket ulusal hareketin işçi-köylü ittifakı dışında kalan unsurları ile askeri anlamda bir çatışmasızlık siyaseti izlemekle yetinir.Yoksa DHD nin temel sınıf ittifakları yerine burjuva demokratik devrimin sınıf ittifaklarının ikamesi olarak ikinci bir baş çelişki tespiti ile ezilen ulus milliyetçiliğinin önünü açmanın MLM ile bir ilişkisinden bahsedilemez.
     Bu tarz eğilimlerin ezilen ulustan gelen unsurların çoğunluğu teşkil ettiği sosyalist yapılarda baş göstermesi düşündürücüdür.Bu olgu kimi unsurların kendilerini sosyalist olarak ifade etseler de ideolojik olarak sosyalizmin temel ilkelerine yabancılığının ve ezilen ulus milliyetçiliğinin etkisinden tamaman kopuşmamış olmalarının bir göstergesidir.Ukkth nın ezilen ulusun kendi örgütlülüklerine ve sosyalist örgütlülüklerde ezilen ulusu temsil eden unsurlara imtiyazlar tanınması ile bir ilşkisi yoktur.Burada Lenin tarafından olumsuz bir görev olarak ilkelendirilmiş olan ulusal sorun siyaseti ikinci bir baş çelişki tespiti ile olumlanmakta ve ezi,len ulus milliyetçilinin eli güçlendirilmektedir.
ulusların kendi kaderini tayin hakkının olumsuz bir görev olarak nitelenmesindeki amaç anlaşılmadan ne ulusal mücadelenin demokratik muhtevası ne de ulusal mücadelenin DHD ile ilşkisi doğru kavranabilir.Ulusal sorunda siyasal öncülük açısından iki olasılık vardır. Ya ulusal mücadele ezilen ulus mülk sahibi sınıflarının ideolojik önderliğinde gelişecektir yada komünist hareketin önderliğinde gelişecektir.Birinci olasılıkta komünist hareketin müttefiki Kürt toprak ağaları ve büyük burjuvazisi değil ulısal hareketin kendisidir.Burada sınıfsal bir ittifak yoktur örgütsel bir ittifak vardır.Kürt toprak ağaları ve burjuvazisinin bir kısmının ulusal hareket saflarında olması bunları komünist hareketin müttefiki yapmaz.Komünist hareket ulusal mücadele içinde yer alan kendi temel sınıf ittifakları olan köylülük ve proleteryaya yönelik olarak propaganda yapacaktır.Mülk sahibi sınıfların tutarsızlıklarını ve devrime karşı iki yüzlülüklerini teşhir edecektir.İkinci olasılıkta yani ulusal mücadelenin komünist hareketin öncülüğünde geliştiği koşullarda zaten Kürt toprak ağaları ve büyük mülküyeti ile ittifak anlamsızdır.Kürt toprak ağaları ve büyük burjuvazisinin Kürt köylülüğü ve proleteryasını yedeklemek için Kürt millyetçilğinden başka tutanakları yoktur.Kürt milliyetçiğiğine ihtiyaç duanlar bu sınıflardır.Komünist hareket Kürt köylülüğü ve proleteryasını örgütlemek için Kürt milliyetçiliğine ihtiyaç duymayacağı gibi Kürt toprak ağaları ve büyük burjuvazisini DHD ye müttefik etmek gibi bir hedefte gütmezler.Zaten böyle bir hedef DHD nin niteliği ile de çelişecektir.Bu çelişki işte böyle olumsuz bir görev olarak nitelenen kendi kaderini tayin hakkına ilşkin olarak ulusal sorundan ikinci bir baş çelişki icad ederek ve dolayısı ile DHD nin yerine burjuva demokratik devrim ve onun müttefikler siyaseti ikame edilerek çözülmeye çalışılıyorsa da ezilen ulusun hakim sınıfları ile bir sınıf ittifakı gibi ucube bir durum yaratmaktan öte gülünç bir anlam ifade edilmekten öte gidilmemektedir.
        Komünist hareketin ezilen ulusun mülk sahibi sınıfları ile bir sınıf itifakı gibi sorunsalı DHD yi yadsımadan ve onun yerine miyadı dolmuş burjuva demokratik devrimin de iğdiş edilmiş bir biçimi olarak junker tarzını ikame etmeden mümkün değildir.Ama komünist hareketin neden böyle bir ihtiyacı olsun?Bu tarz bir sınıf ittifakı ssorunsalı Kürt toprak ağaları ve büyük mülküyetinin sorunsalı değil midir?
         Görüldüğü gibi ulusal sorun konusunda da İbrahim’de de Lenin- Stalin ikilisinde de bir boşluk yoktur. Bu tür yamama tezler ancak Kürt köylülüğü ve proleteryasını gelişen DHD şartlarında halen yedekleme sevdasında olan ve DHD nin yerine kendi sınıfsal ihtiyaçlarını karşılayacak bir iğdiş demokratik devrim ikame gayretindeki Kürt mülk sahibi sınıfların ihtiyaç duyacağı şeylerdir.
         Aynı sosyoekonomik yapıda iki ayrı baş çelişki tesbiti yapılamaz.Feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişki komprador kapitalizmin ve emperyalizmle bağımlılık ilşkilerinin karakterini belirleyen çelişkidir ve bütün DHD süresince geçerlidir.Bu çelişki tarafındasn belirlenen DHD sürecinin temel ittifakı işçi-köylü ittifakıdır.Bu itifaka yine aynı çelişki tarafından etkilenen şehir küçük burjuvazisi, tutarsız olarak milli burjuvazinin devrimci kesimi de dahildir.Ulusal sorunun varlığında DHD sınıf ittifaklarına ezilen ulus milli burjuvazisi ezen ulus miili burjuvazisi birlikte yada ulusal sorunun aldığı biçime bağlı olarak yalnızca ezilen ulus mili burjuvazisi katılabilir.Tarımın kollektifleştirilmesi gibi aslında DHD nin asgari programının konusu olan kimi öğeler devrimle karşı devrim arasındaki güç dengelerine bağlı olarak azami programa devredebilir.Feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişkinin yerine ezilen ulus coğrafyasında ulusal çelişkinin baş çelişki olarak ikame edilmesi DHD nin tarım programından vaz geçmek yada asgari programı uygulanamaz hale getirmekten başka bir anlam ifade etmemektedir.Çünkü ulusal çelişki etrafında ifade eedilen talepler ulusal hareketin kendi saflarındaki güç ilşkilerine bağlı olarak tarımın kollektifleştirilmesinden ana dilde eğitim, bölgesel özerklik gibi kimi ulusal demokratik taleplere kadar değişen geniş bir yelpazede güncelleşebilir.Dikkat edilmesi gereken esas unsur burada DHD nin asgari programının geleceğinin ezilen uulus coğrafyasında ulusal çelişkinin alacağı biçime terk edilmesidir.
      Ezen ve ezilen ulus milli burjuvazisi DHD nin tutarsız müttefikidir.Bu sınıflardan ezilen ulus milli burjuvazisi ulusal sorun bağlamında ezen ulus milli burjuvazisinin devrimci kesimi ise emperyalizm ve komprador burjuvazi ile kimi tutarsız çelişkileri bağlamında DHD nin müttefikidir.Ulusal sorunun varlığında ezen ulus milli burjuvazisinin şoven eğilimleri ukkth konusunda ulusal hareketle faşizme karşı birleşik cephenin oluşturulmasında problem yaratabilir.Ezen ulusun halk sınıfları da devrimci çalışmanın yetersizliğinde bu şoven eğilimlerden etkilenebilir.Halk sınıfları arasında şoven eğilimlerin giderimesine ilşkin olarak ukkth ilkelerinin devrimci propagandasının sürdürülmesi komünistlerin esas görevlerinden biridir.Ezilen ulus milli burjuvazisi ise yarı-sömürge yarı-feodal üretim ilşkilerindeki konumu ile yine DHD nin tutarsız müttefiklerindendir.Tutarsız müttefiklerindendir çünkü yukarda belirtilen komprador kapitalizmin kendini yeniden üretim koşulları gereği DHD yi sonuna kadar sürdürecek devrimci bir potansiyelden yoksundur.Ezilen ulus milli burjuvazisinin de sınıfsal menfaatleri yarı-feodal üretim ilşkilerinin sürekliğinden yanadır.Bu nedenle kimi anadile özgürlük, bölgesel özerklik gibi kendi sermayesinin çelişkilerine yönelik kimi ulusal demokratik taleplerin ötesinde tarımın kollektifleştirilmesi gibi DHD nin esas problemlerine karşı ilgisizdir.Ezilen ulus milli burjuvazisi ve komrador burjuvazi ile toprak ağalarının esas eğilimi mevcut devlet aygıtına ortak olmak bunun mümkün olmadığı koşullarda yine süreç içersinde kompradorlaşacak ayrı bir devlet olarak örgütlenmektir. Böylelikle bu sınıfların ulusal sorun bağlamındaki siyasal talepleri kimi ulusal demokratik taleplerle tutarsız bir anti emperyalist nitelik gösteren kimi zamanda emperyalizmle iş birliğine eğilimli ayrı bir devlet olarak örgütlenme eğilimleri arasında konjonktürel değişmeler gösterir.Ezilen ulusun kır ve kent küçük burjuvazisi de ezilen ulus milliyetçiliğinin bu şoven eğilimlerinden DHD nin farklı aşamalarında değişik düzeylerde etkilenir.
      ukkth konusunda en tutarlı sınıf proleteryadır.Bu sebeple ulusal sorunun varlığında da  DHD ni sonuna kadar sürdürmeye en kararlı sınıfta yine proleteryadır.Ezen ve ezlen ulus proleterryasının devrimci sınıf çıkarları DHD nin sonal amacına vardırılmasını gerektirir.Ezen ve ezilen ulus köylülüğü üretim ilşkilerindeki konumları gereği DHD ne karşı farklı konumlanabilir. Yoksul ve küçük köylülük yarı- feodal üretim ilşkilerinin tasfiyesinden ve kendileri için insanca yaşama
koşulları yaratacak bir demokratik halk iktidarından taraf olacaktır.Orta köylülüğün kimi unsurları ait oldukları milliyete göre DHD nin farklı aşamalarında  kimi şoven eğilimler yansıtabilirse de sınıf çıkarları esasen DHD nin sonal amacına vardırılmasından yanadır.Zengin köylülük ve büyük toprak ağaları DHD nin taraftarı değildir.Bunlardan ezen ulus milliyetinden olanlar yarı-feodal üretim ilşkilerinin sürdürülmesine tarafken ukkth konusunda da ulusal hareketin gelişme koşullarına bağlı olarak ya tamamen ilgisizlerdir yada kimi ulusal demokratik taleplerin kısmen kabul edilmesine taraf olabilirler.Ezilen ulus zengin köylülüğü ve büyük toprak ağaları ise yine DHD nin taraftarı olmayıp ulusal sorunda bölgesel özerklikten yine komprador kapitalist üretim ilşkileri esasında  ayrı bir devlet olarak örgütlenmeye kadar farklı talepleri temsil edebilirler. Ezilen ulus milli burjuvazisinin ulusal bağımsızlık siyaseti de tutarsızdır. Tutarsızdır çünkü bir taraftan yarı-feodal üretim ilşkilerinin sürdürülmesi diğer taraftan jakobenizminin vardığı doruk aşama olarak ayrı bir devlet olarak örgütlenme eğilimi yukarıda belirtildiği gibi yarı-feodal üretim ilşkilerinin emperyalizme bağımlılık ilşkilerinin esas dinamiklerini yeniden ve yeniden üretmesi sebebi ile bunların emperyalizmden bağımsız ulusal bir devlet olarak örgütlenme siyasetleri tarihsel materyalizmin duvarlarına çarparak parçalanır.
      Ezilen ulus mülk sahibi sınıfları kimi ulusalcı paradigmalarla ezilen ulustan halk sınıflarını konjonktürel değişiklikler gösteren kendi siyasal beklentileri etrafında yönlendirebilir.Burjuva siyasetin kimi araçlarına sahip olmaları ve miliyetçilik gibi bir tarihsel demogojiyi kullanma avantajları DHD nin farklı aşamalarında ezilen ulustan halk sınıflarının ulusalcı eğilimler etrafında örgütlenmesne tarihsel olanaklar yaratabilir.Reel sosyalizm deneyimlerinin tarihsel başarısızlıkları ve yaşanılan coğrafyada sosyalist hareketlerin yetersizlikleri ezilen ulustan halk sınıflarını kendi milliyetinden mülk sahibi sınıfların ulusalcı siyasetlerine yedekleyebilir.Ancak ezen ve ezilen ulus proleteryası ve yine her iki ulustan yoksul ve küçük köylülükle orta köylülüğün belirleyici bir böümünün sınıfsal çıkarları DHD nin sonal amacına vardırılmasından taraftır.Bu gerçeklik her iki ulustan büyük mülk sahibi sınıfların DHD nin farklı aşamalarında konjonktürel olarak farklılaşan siyasetlerine rağmen DHD nin kaçınılmazlığını göstermektedir.DHD süreçlerinin uzamasında her iki ulustan büyük mülküyetin siyasal muhalefetleri ile birlikte sosyalist hareketin siyasal pratik yersizlikleri belirleyici olmaktadır.Ezen ulus komprador burjuvazi ile büyük toprak mülküyetinin ise gerek ukkth gerekse DHD konusundaki konumlanışları herkesin malumu olduğu gibi karşı devrimcidir.Ezilen ulus milli burjuvazi ile bir kısım toprak ağalarının ulusal sorun etrafında gelişen devrimci talepleri esasta pazar çelişkilerinden ibaret ve sorunun nedenlerini ortadan kaldırmada isteksiz ve yetersiz bir demokrattik içerik taşımaktadır.
      Ulusal sorun ve DHD ne her iki milliyetten sınıfların konumlanışı böyleyken ezilen ulus coğrafyası için DHD nin esas dinamiği olan ve işçi-köylü temel sınıf ittifakını yansıtan feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişkinin yerine ulusal çelişkiyi ikame etmek DHD nin geleceğini ulusal çelişkinin taraftarı olan ezilen ulus mülk sahibi sınıflarının siyasetine yedeklemekten başka bir şey ifade etmeyecektir.Yaşanılan coğrafyada köylü ve tarım sorunu ile iç içe geçmiş bir ulusal sorun söz konusudur ve bu niteliği ile örneğin ispanyadaki yada irlandadaki ulusal sorundan farklı bir nitelik göstermektedir.Sorunun bu niteliği ulusal sorun etrafında politize olan ezilen ulus halk sınıfları ile birlikte ezen ulus halk sınıflarının  gerçek kurtuluşunun DHD nin sonal amacına vardırımasında ve yarı-feodal üretim ilişkilerinin tasfiyesinde olmasından kaynaklanır.Böyleyken ezilen ulus coğrafyası için feodalizmle halk sınfları arasındaki çelişki yerine ulusal çelişkiyi baş çelişki olarak ikame etmek DHD nin yerine miyadı dolmuş burjuva demokratik devrimin iğdiş edilmiş bir biçimde junker tarzını ikame etmekle eş anlamlıdır.Ulusal sorunda komünist tarz ukkth nın DHD perspektifinden değerlendirilmesini gerektirir.Bu diyalektikte ezilen ulus ulusalcılığında DHD nin genel çıkarlarına göre demokratik bir muhteva vardır ve komünistler ezen ulus zorbalığına yönelmiş bu demokratik muhtevayı desteklerler.Ancak ulusal hareketin saflarında ezilen ulus ulusalcılığının ötesinde DHD nin temel sınıf itifaklarını ve DHD nin sonal amacına vardırılması ile sınıfsal çıkarları ortaklaşan ezilen ulus proleteryası ve köylülüğü de vardır ve esas mücadele eden ve bedel ödeyen kitle olarak belirleyici konumdadır.Ulusal hareketin DHD nin belirli aşamalarında kimi burjuva siyasal araçları kullanma avantajları ile ezilen ulusun mülk sahibi sınıflarının siyasal eğilimlerini yansıtması bu gerçekliği değiştirmez.Burada ukkth kapsamında ulusal hareketin demokratik muhtevasının desteklenmesi ilkesinin DHD nin genel çıkarlarının bir birleşeni ve unsuru olduğu unutulmamalıdır.Komünistler için DHD nin genel menfaatlerinden ve geleceğinden bağımsız bir ulusal sorun kavramından bahsedilemez ise -ki böyle kavramsallaştırmalar komünist tarzı burjuva demokratizmine indirgemekle aynı anlama gelir- ulusalcılık ilkesinin temsilcisi olan eziilen ulusun büyük mülküyetinin sınıfsal beklentilerini temsil eden bir çelişkiyi DHD nin baş çelişkisi yerine ikame etmek komünist hareket içinde ezilen ulus ulusalcılığının ajanlarının değilse en bağnaz oportünizmin marifeti olabilr.
           Ulusal sorundan kaynaklanan ukkth esasındaki ilke DHD nin genel çıkarlarının göreliliğini temsil eder.Başka bir söylemle DHD nin genel çıkarlarından bağımsız bir ulusal sorun kavramı komünist literatürün konusu değidir ve komünist tarz ulusal sorunun DHD nin genel çıkarlarına göre değerlendirmesini gerektirir.Burada feodalizmle halk yığınları arasındaki baş çelişkini yerine ulusal çelişkinin ikame edilmesindeki amaç nedir?Ulusal sorunun taraflarından olan ezilen ulus büyük mülküyetini yedeklemek mi? Ama ezilen ulus büyük mülküyetini siz nereye yedekliyorsunuz? DHD ne mi diyeceksiniz? Güldürmeyin kendinize…
           Ulusal sorunda ezilen ulus ulusalcılığını temsil eden büyük mülküyeti DHD ye yedeklemek gibi gülünç bir istek yoksa feodalizmle halk yığınları arasındaki baş çelişkinin yerine ulusal çelişkiyi ikame etmenin maksadı nedir?Yoksa ezilen ulusun ulusal mücadelesini en solundan en sağına birleştirme hedefi mi güdülüyor? Ama böyle güdülerin komünizm ile ne ilşkisi var? Komünist hareket burada ulusal hareket orada… Sizi zorla tutan mı var?Bir coğrafyada ulusal mücadele sosyalist mücadeleden daha fazla gelişmişse komünistlerin ve DHD nin temel sınıf ittifaklarının değiştiği anlamına gelmez bu.Komünistler ulusal hareketl desteklerler.Hangi ilkeye göre desteklerler? Ukkth ilkesine göre desteklerler. Ulusal harekette demokratik muhteva olarak ne varsa onu desteklerler ve böylece ulusal mücadeleyi DHD ye yedekleme amacı güderler.Yoksa temel sınıf ittifakları ve bu ittifakı yansıtan feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişkinin yerine ulusal çelişkiyi ve DHD yi iğdiş eder gibi miyadı dolmuş burjuva demokratik devrimin sınıf ittifaklarını ikame ederek değil.Ezilen ulustan mülk sahibi sınıfların ulusalcı paradigmaları er geç iflas edecektir.Bu emperyalizm çağında ulusal hareketlerin değişmez kaderidir.Ama komünistler ezilen ulus mülk sahibi sınıflarının peşlerine taktıkları halk sınıflarını kendi paradigmalarının gerçekleşmesi pahasına yıkıma ve felakete sürüklemelerini beklemezler.Ulusal sorunun köylü ve tarım sorunu ile iç içe geçmiş niteliğini göstererek halkların kurtuluşunun DHD nin sonal amacına kadar vardırılmasında olduğunun propagandasını yapar ezen ve ezilen ulustan halk kitlelerini DHD etrafında örgütlerler.

“Her şeyden önce şunu belirtelim ki, milliyeti ne olursa olsun bilinçli Türkiye proletaryası, burjuva milliyetçiliğinin bayrağı altında yer almayacaktır. Stalin yoldaşın ifadesiyle:

“Bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi bayrağı vardır ve onun, burjuvazinin bayrağı altında safa girmesinin gercği olamaz.” İkinci olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, işçi ve köylü yığınlarını kendi bayrağı etrafında toplamaya çalışacak, bütün emekçi sınıfların sınıf mücadelesine önderlik edecektir. Türkiye devletini kendine temel alarak, Türkiye içindeki bütün uluslardan işçileri ve emekçileri ortak sınıf örgütleri içindebirleştirecektir.

Üçüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketinin Türk hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına ve imtiyazlarına yönelen, her türlü milli baskının kalkmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir. Diğer ezilen milliyetlerin aynı yöndeki hareketlerini kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir.

Dördüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, çeşitli milliyetlere mensup burjuvazi ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede tamamen tarafsız kalacaktır. Bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketi içindeki Kürt milliyetçiliğini güçlendırmeye yönelen eğilime asla destek olmayacaktır; burjuva milliyetçiliğine asla yardım etmeyecektir; Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları icin giriştikleri mücadeleyi kesinlikle desteklemeyecektir; yani, Kürt milli hareketi içindeki genel demokratik muhtevayı desteklemekle yetinecek, onun ötesine gecmeyecektir.”

                                    İbrahim KAYPAKKAYA Seçme Yazılar syf. 290

     Görüldüğü gibi İbrahim Kaypakkaya da Kürt milli hareketi içindeki genel demokratik muhtevanın desteklenmesinden ve onun ötesine geçilmemesinden bahsetmektedir.Kürt coğrafyasında feodalizmle halk yığınları arasındaki baş çelişkinin yerine ulusal çelişkinin ikame edilmesi bir taraftan temel sınıf ittifaklarının yerine ulusal çelişki tarafından belirlenen sınf ittifaklarının ikame edilerek Kürt ulusalcılığını temsil eden Kürt büyük mülküyeti ile sınıf ittifakını savunarak Kürt miilyetçiğini güçlendirmeye diğer taraftan DHD nin sonal amaçları yerine miyadı dolmuş burjuva demokratik devrim tezini gizlice ikame ederek DHD ni iğdiş etmeye niyetlenmektir.Burada iyi niyetli bir düşünüşle Kürt ulusalcılığını temsil eden sınıflara ileri adım attırma niyeti güdüldüğünü varsaysak da DHD nin belirli bir aşamasında kendi sınıfsal konumlarının belirlediği siyasetin ötesine geçemeyecek olan mülk sahibi sınıflara ne ileri adımı attıracaksınız?Diyalektik olarak düşünüldüğünde Kürt ulusal hareketinin atacağı en ileri adım yine bu hareketin unsurlarından olan ve mücadele eden asıl kitleyi temsil eden Kürt proleteryası ve köylülüğünün kendi mülk sahibi sınıflarının tereddüt ettiği aşamalarda DHD ni sürdürmede gösterecekleri kararlılığın bir göstergesi olarak kendi mülk sahibi sınıfları ile siyasal kopuşması ve Anadolu ve Orta Doğu coğrafyasının halk sınıfları ile birlikte DHD yolunda ilerlemesidir.Komünistlerin işi de bütün diğer olasılıklara karşı bu olasılığın gerçekleşmesi için feodalizmle halk yığınları arasındaki baş çelişmenin gereği olarak işçi-köylü temel ittifakında ısrar etmek ve bu ittifakın ihtiyaç duyduğu siyasal oluşumları yaratmaktır.Feodalizm ile halk sınıfları arasındaki çelişkinin sınıfsal ittifakları başkadır;ulusal çelişkinin sınfsal ittifakları başkadır.Bilerek yada bilmeyerek komünist hareketi pratikte ulusal hareketle aynılaştıracak bir teorik alt yapı inşa etme maksatlı bu türden tezlerin makul görülecek bir tarafı yoktur.Komünist hareketin bütün tarihsel gücü ve tutarlılığı DHD nin temel sınıf ittifakları dışında herhangibir sınıfa ait paradigmaların er geç tarihsel materyalizm tarafından yadsınacağı gerçeğinden ibarettir.Komünist yapılarda ezilen ulus kimliği taşıyan unsurların icad ettiği bu türden tezler herhalde ulusal çelişkinin geniş sınıf ittifaklarının yaratacağı siyasal manevra serbestliğine duydukları havesle ilgili olsa gerektir.Ama siyasal manevra serbestliği  her koşulda devrim olasılığı yaratmakla aynı anlama gelmez.Faşizmin de devrimci eylemle sınırlandırılmamışsa oldukça geniş bir siyasal manevra alanı vardır ama bu manevra alanı faşizmin sınıfsal kimliğini gizlemeye yetmez. Ulusal çelişki baş çelişkinin ezilen ulusun mülk sahibi sınıflarının politik kırılmasından geçerek aldığı siyasal biçimdir ve baş çelişkinin yerine ikame edilez.”Aslı gibidir” damgalı fotokopiler devlet dairelerinde iş görmek içindir;devrim mücadelesinde herhangibir işlevleri varsa da biz bu konuda cahil kalmayı tercih edenlerdeniz.

“Her şeyden önce şunu belirtelim ki, milliyeti ne olursa olsun bilinçli Türkiye proletaryası, burjuva milliyetçiliğinin bayrağı altında yer almayacaktır. Stalin yoldaşın ifadesiyle:

“Bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi bayrağı vardır ve onun, burjuvazinin bayrağı altında safa girmesinin gercği olamaz.” İkinci olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, işçi ve köylü yığınlarını kendi bayrağı etrafında toplamaya çalışacak, bütün emekçi sınıfların sınıf mücadelesine önderlik edecektir. Türkiye devletini kendine temel alarak, Türkiye içindeki bütün uluslardan işçileri ve emekçileri ortak sınıf örgütleri içindebirleştirecektir.

Üçüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketinin Türk hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına ve imtiyazlarına yönelen, her türlü milli baskının kalkmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir. Diğer ezilen milliyetlerin aynı yöndeki hareketlerini kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir.

Dördüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, çeşitli milliyetlere mensup burjuvazi ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede tamamen tarafsız kalacaktır. Bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketi içindeki Kürt milliyetçiliğini güçlendırmeye yönelen eğilime asla destek olmayacaktır; burjuva milliyetçiliğine asla yardım etmeyecektir; Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları icin giriştikleri mücadeleyi kesinlikle desteklemeyecektir; yani, Kürt milli hareketi içindeki genel demokratik muhtevayı desteklemekle yetinecek, onun ötesine gecmeyecektir.”

                                    İbrahim KAYPAKKAYA Seçme Yazılar syf. 290

     Görüldüğü gibi İbrahim Kaypakkaya da Kürt milli hareketi içindeki genel demokratik muhtevanın desteklenmesinden ve onun ötesine geçilmemesinden bahsetmektedir.Kürt coğrafyasında feodalizmle halk yığınları arasındaki baş çelişkinin yerine ulusal çelişkinin ikame edilmesi bir taraftan temel sınıf ittifaklarının yerine ulusal çelişki tarafından belirlenen sınf ittifaklarının ikame edilerek Kürt ulusalcılığını temsil eden Kürt büyük mülküyeti ile sınıf ittifakını savunarak Kürt miilyetçiğini güçlendirmeye diğer taraftan DHD nin sonal amaçları yerine miyadı dolmuş burjuva demokratik devrim tezini gizlice ikame ederek DHD ni iğdiş etmeye niyetlenmektir.Burada iyi niyetli bir düşünüşle Kürt ulusalcılığını temsil eden sınıflara ileri adım attırma niyeti güdüldüğünü varsaysak da DHD nin belirli bir aşamasında kendi sınıfsal konumlarının belirlediği siyasetin ötesine geçemeyecek olan mülk sahibi sınıflara ne ileri adımı attıracaksınız?Diyalektik olarak düşünüldüğünde Kürt ulusal hareketinin atacağı en ileri adım yine bu hareketin unsurlarından olan ve mücadele eden asıl kitleyi temsil eden Kürt proleteryası ve köylülüğünün kendi mülk sahibi sınıflarının tereddüt ettiği aşamalarda DHD ni sürdürmede gösterecekleri kararlılığın bir göstergesi olarak kendi mülk sahibi sınıfları ile siyasal kopuşması ve Anadolu ve Orta Doğu coğrafyasının halk sınıfları ile birlikte DHD yolunda ilerlemesidir.Komünistlerin işi de bütün diğer olasılıklara karşı bu olasılığın gerçekleşmesi için feodalizmle halk yığınları arasındaki baş çelişmenin gereği olarak işçi-köylü temel ittifakında ısrar etmek ve bu ittifakın ihtiyaç duyduğu siyasal oluşumları yaratmaktır.Feodalizm ile halk sınıfları arasındaki çelişkinin sınıfsal ittifakları başkadır;ulusal çelişkinin sınfsal ittifakları başkadır.Bilerek yada bilmeyerek komünist hareketi pratikte ulusal hareketle aynılaştıracak bir teorik alt yapı inşa etme maksatlı bu türden tezlerin makul görülecek bir tarafı yoktur.Komünist hareketin bütün tarihsel gücü ve tutarlılığı DHD nin temel sınıf ittifakları dışında herhangibir sınıfa ait paradigmaların er geç tarihsel materyalizm tarafından yadsınacağı gerçeğinden ibarettir.Komünist yapılarda ezilen ulus kimliği taşıyan unsurların icad ettiği bu türden tezler herhalde ulusal çelişkinin geniş sınıf ittifaklarının yaratacağı siyasal manevra serbestliğine duydukları havesle ilgili olsa gerektir.Ama siyasal manevra serbestliği  her koşulda devrim olasılığı yaratmakla aynı anlama gelmez.Faşizmin de devrimci eylemle sınırlandırılmamışsa oldukça geniş bir siyasal manevra alanı vardır ama bu manevra alanı faşizmin sınıfsal kimliğini gizlemeye yetmez. Ulusal çelişki baş çelişkinin ezilen ulusun mülk sahibi sınıflarının politik kırılmasından geçerek aldığı siyasal biçimdir ve baş çelişkinin yerine ikame edilez.”Aslı gibidir” damgalı fotokopiler devlet dairelerinde iş görmek içindir;devrim mücadelesinde herhangibir işlevleri varsa da biz bu konuda cahil kalmayı tercih edenlerdeniz.

“Özetlersek, halk hareketi, ezilen ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde, her zaman ezilen kitlelerin damgasını taşımaktadır; her tarihi dönemde vardır; ve bugün halk hareketleri, sınıf bilinçli proletaryanın önderliğiyle bırleşerek, demokratik halk devrimleriyle ve sosyalist devrimlerle kitlelerın nihai kurtuluşlarını gerçekleştirmeye yönelmiştir.

Milli hareketler, yükselen kapitalizm şartlarında ortaya çıkmıştır. Batı’da 1789 ile 1871 arasında bir belli tarihi dönemi kapsar; Doğu Avrupa’da ve Asya’da 1905’1erden sonra başlamıştır ve halen yer yer devam etmektedir; milli hareketler özünde her zaman burjuvazinin damgasını taşımaktadır ve her milli hareketin tabii eğilimi, kapitalizmin ihtiyaçlarma en iyi cevap veren milli bütünlüğü olan devletlerin kurulması yönündedir.

Bugün Türkiye Kürdistan’ında “hızla güçlenmekte” olan hareket, hem Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt milli hareketidir, hem de ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinın, gittikçe komünist bir önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi yani, halk hareketidir. Birincisi, sadece Türk hakim sınıflarının milli baskılarını ortadan kaldırmaya ve aynı zamanda Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının “iç pazarı” ele gecirmesi amacına yöneldiği halde; ikincisi hem Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının sömürü ve baskısına, hem de milli baskıya, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı yönelmiştir. Şafak revizyonistleri, karakteri ve amaçları yönünden birbirinden tamamen farklı bu iki hareketi, “halk hareketi” adı altında bir ve aynı şey gibi göstermektedir.

7. Doğu Avrupa ve Asya’da Milli Hareketlerin Gelişmesi:

– Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli hareketlerin, ancak 1905’1erde başlamış olduğunu ve bu hareketlerin tabii eğiliminin de, milli devletlerin kurulması yönünde olduğunu belirttik. Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli hareketlerin başladığı dönem, emperyalizmin teşekkülü, ticaretin uluslararası bir nitelik kazanmasıyla, milletlerarası sermayeyle, milletlerarası işci sınıfı arasındaki çelişkinin ön plana cıktığı dönemdır. 1905’lerden İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar geçen süre içinde, Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli devletler (bir kısmında çok milletli devletler) teşekkül etmiş, sömürgeler, genel olarak sözde bağımsız hale gelmişlerdir. Gerçekteyse; bağımlılığın yeni bir biçimi yaygınlık kazanmış, sömürge ülkelerin yerini, yarı-sömürge ülkeler almıştır.

1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi, bütün dünyada burjuva önderliğinde eski tip devrimler dönemini kapamış, proletarya önderliğinde yeni -demokratik devrimler dönemini ve sosyalist devrimler dönemini açmış bulunuyordu. Burjuvazi, bütün dünyada halk hareketlerinden korkar hale gelmiştir. Bu yüzden, Doğu Avrupa’da ve Asya’da milli hareketler sömürge yapıyı yarı-sömürge yapıyla değiştirmekten ileri gidemediler; yarı – feodal yapıyı ise olduğu gibi muhafaza ettiler. Burjuvazi ve toprak ağaları sınıfları ittifak kurarak emperyalizmle işbirliğine giriştiler.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Çin’de yeni demokratik devrimin başarıya ulaşması, Doğu Avrupa ülkelerinde proletarya önderliginde anti-faşist halk cephelerinin iktidarı ele geçirmesi, bunların demokratik halk diktatörlü-

ğünden, durmaksızın proletarya diktatörlüğüne ve sosyalizmin inşasına geçmeleri, emperyalizmin gerilemesi, bütün bunlar, geri ülkelerdeki burjuvaziyi devrimden daha çok korkar hale getirmiştir.

Emperyalizmin toptan çöküşe sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği bu yeni dönemde milli hareketlerin durumu şudur:

Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde milli ve demokratik devrimin tamamlanması görevı, yani emperyalizmin, ve feodalizmin tamamen ve kesinlikle tasfiyesi görevi, artık proletaryanın sınıf hareketinın omuzlarındadır. Burjuvazi artık kendisinin tarihi görevleri olan bu görevleri başaracak gücte ve yetenekte değildir. Sadece milli burjuvazinin bir kanadı, devrimci kanadı, proletarya önderliğindeki birleşik halk cephesinde bir müttefik olarak yer alabilir. O da durmaksızın yalpalayarak, bocalayarak. Çağımız için genel, yaygın ve tipik olan durum budur.

Öte yandan, hâlâ devam eden az miktardaki eski sömürgelerde ve çok milletli devletlerde ezilen, bağımlı ve uyruk milletlerin burjuvaları ve bir kısım toprak ağaları, milli baskılara karşı ve milli devletler kurma amacı ile milli hareketlere girişmektedirler. Gerek sömürgelerdeki ve gerekse uyruk milletlerdeki bu milli hareketler, eski dönemin çağımıza devrettiği, yaygın olmayan ve çağımızı karakterize etmeyen ama yine de Marksist – Leninistlerin ele almak zorunda oldukları birer vakıadırlar. Bu iki tip ulusta da milli hareketlerin doğal gelişme eğilimi, milli devletlerin kurulması yönündedir. Kesin bir şey varsa, o da, bu milli hareketlerin ilerici ve demokratik bir muhteva taşıdığıdır. Ama öte yandan, kesin bir başka şey de, buralardaki milli hareketlerin ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekillerde sonuçlansın, milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağıdır. Bu uluslarda da emperyalizmi ve feodalizmi silip süpürmek görevi, yine proletaryanın sınıf hareketinin omuzlarındadır. Bu iki tip ulusta da proletarya hareketi, bir yandan milli ve demokratik devrimi tamamlama görevinin kendi omuzlarında olduğunu bilmeli, öte yandan da burjuva milli hareketinin ilerici ve demokratik muhtevasını desteklemelidir.

Türkiye bugün çok milletli devletlerden biridir. Ve Türkiye’de sadece Kürtler bir ulus teşkil ederler. Bu bakımdan da, Türkiye komünistleri açısından, milli meselenin esasını (tamamını değil) Kürt meselesi teşkil eder. Şimdi, Kürt milli hareketinin gelişmesine göz atalım.

8. Kürt Milli Hareketi:

Türkiye’de milli hareketler henüz yeni ve sadece Kürt hareketinden ibaret de değildir. Daha Osmanlı toplumu çökmeden önce başlamış ve bugüne kadar devam edegelmiştir. Bulgarlar, Yunanlılar, Macarlar, Arnavutlar, Kürtler, Ermeniler, Araplar, Yugoslavlar, Romenler… Osmanlı devletinde hakim ulus olan Türk ulusuna karşı defalarca ayaklanmışlar, tarih, Kürt hareketinin dışındaki milli hareketleri belli bir çözüme bağlamıştır. Bugün Türkiye sınırları içınde hâlâ bir çözüme bağlanmamış olan milli hareket, Kürt hareketidir. Türkiye’de milli hareketin tabii eğilimi de, daima milli

bütünlüğü olan devletlerin kurulması yönünde olmuştur. 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında Doğu Avrupa’nın ve Asya’nın hayatına sessizce giren kapitalizm, bu bölgelerde milli hareketleri depreştirmiştir. Türkiye sınırları içindeki diğer milliyetler meta üretiminin ve kapitalizmin gelişmesi ölçüsünde Türkiye’den koparak ayrı milli devletler içinde (veya çok milletli devletler içinde) örgütlenmişlerdir. 1915’de ve 1919-20’de kitle halinde katledilen ve topraklarından sürülen Ermenilerin harekèti müstesna.

Lozan Antlaşması, Kürtleri çeşitli devletler arasında parçaladı. Emperyalistler ve yeni Türk hükümeti, Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkını çiğneyerek, Kürt milletinin kendi eğilimini ve isteğini hiçe sayarak, sınırları pazarlıkla tespit ettiler.

Böylece Kürdistan bölgesi İran, Irak ve Türkiye arasında bölündü.

Burada bir noktayı daha belirtelim: Kürdistan’ın Lozan Antlaşmasıyla kendi kaderini tayin hakkı çiğnenerek parçalanması, elbette tarihi bir haksızlıktır. Ve Lenin yoldaşın bir başka vesileyle söylediği gibi, haksızlığı durmadan protesto etmek ve bütün hakim smıfları bu konuda ayıplamak, komünist partilerin görevidir. Ama böyle bir haksızlığın düzeltilmesini programına koymak akılsızlık olur. Çünkü bugünün meselesi olma niteliğini çoktan kaybetmiş bir sürü tarihi haksızlık örnekleri vardır. “Sosyal gelişmeyi ve sınıf mücadelesini doğrudan doğruya kösteklemekte devam eden bir tarihi haksızlık” olmadıkları sürece, komünist partiler bunların düzeltilmesini sağlamak gibi, işçi smıfının dikkatini temel meselelerden uzaklaştırıcı bir tutuma giremezler. Yukarda işaret ettiğimiz tarihi haksızlık, artık günün meselesi olma niteliğini çoktan yitirmiştir, “sosyal gelişmeyi ve sınıf mücadelesini doğrudan doğruya kösteklemek” gibi bir mahiyet taşımamaktadır. Bu nedenle komünistler, onun düzeltilmesini istemek akılsızlığını ve basiretsizliğini gösteremezler. Bu noktayı belirtmemizin sebebi, Program Taslağı üzerindeki tartışmalarda bir arkadaşın Kürdistan bölgesinin birleştirilmesini programa koymak yolundaki isteğidir. Türkiye’de komünist hareket ancak Türkiye sınırları içindeki milli meseleyi en iyi, en doğru çözüme bağlamakla yükümlüdür. Irak ve İran’daki komünist partileri de, milli meseleyi kendi ülkeleri açısından en doğru çözüme kavuştururlarsa, söz konusu tarihi haksızlığın hiç bir değeri ve önemi kalmayacaktır. Bütün Kürdistan’ın birleştirilmesini programımıza koymamız, bir de şu açıdan sakattır: Bu, bizim tayin edeceğimiz bir şey değildir. Kürt milletinin kendisinin tayın edeceği bir şeydir. Biz, Kürt ulusunun kendi kaderını tayın hakkını, yani ayrı bir devlet kurma hakkını savunuruz. Bu hakkı kullanıp kullanmayacağını veya ne yönde kullanacağını Kürt milletinin kendisine bırakırız. Bu nokta üzerinde ilerde tekrar duracağımızdan, geçiyoruz.

Türkiye’nın Lozan Antlaşmasıyla tespit edilen sınırları içinde de Kürt milli hareketi devam etmiştir. Zaman zaman ayaklanmalar olmuştur. Bunların en önemlileri 1925 Şeyh Sait İsyanı, 1928 Ağrı İsyanı, 1930 Zilan İsyanı ve 1938 Dersim İsyanıdır. Bu hareketlerin “milli” karakterlerinin yanında, bir de feodal karakterleri vardır: O zamana kadar kendi başlarına hükümran olan feodal beyler, merkezi otoritenin bu hükümranlığı tehdit etmeye başlaması üzerine, bu otoriteyle çatışmıslardır. Feodal beyleri merkezi otoriteye başkaldırmaya iten esaslı etken budur. Kürt burjuvazısınin “kendi” ıç pazarına hakim olma arzusu ile feodal beylerin kendi başlarına hükümranlık arzusu, Türk hakim sınıflarının elinde tuttuğu merkezi otoriteye karşı birleşmiştir. Köylü kitlelerinin geniş ölçüde bu hareketlere, katılmalarının sebebi ise, amansız milli baskılardır. Stalin yoldaşın belirttiği gibi, milli baskı politikası,

“Halkın geniş tabakalarının dikkatini, sosyal meselelerden ulusal meselelere, proletaryanın ve burjuvazinin ‘ortak’ meselelerine doğru çevirir. Bu da, ‘çıkarlar harmonisi’ yalanını yaymak için proletaryanın ve köylülerin] sınıf çıkarlarını örtbas etmek için, işçileri [ve köylüleri] manevi bakımdan köleleştirmek için elverişli ortamı yaratir”.

Bütün bu sebepler feodal Kürt beylerini, genç Kürt burjuvalarını ve aydınlarını, Kürt köylülerini, yeni devletin hakimi olan Türk burjuvalarına, toprak ağalarına ve onlarla beraber hareket eden hakim bürokrasiye karşı birleştirdi. Yeni devletin hakimleri olan Türk burjuvaları ve toprak ağaları, her alanda ırkçılığı yaymaya ve diriltmeye girişmişlerdi. Tarihi yeni baştan kaleme alarak, bütün milletlerin Türklerden olduğu gibi ırkçı ve saçma bir teori icat etmişlerdi. Bütün dillerin kaynağı da Türkçeydi(!). Güneş Dil Teorisi bunu ispatlamak için uyduruldu. Türkler efendi milletti (gerçekte “efendi” olanlar, Türk hakim sınıflarıydı): Azınlıklar ona itaate mecburdu. Türkçeden başka dil konuşmak yasaktı. Azınlık milliyetlerin bütün demokratik hakları gaspedilmişti. Onlara her türlü eziyet ve hakaret mubahtı. Kürt olanlara aşağılayıcı sıfatlar takılıyordu. Türk işçi ve köylüleri arasında bir Türk şovenizmi yaratılmaya çalışılıyordu ve bunda az çok da başarılı olunmuştu. Bütün ülke çapında uygulanan “örfi idareler”, Doğu’da katmerli bir şekil alıyordu. Kürt bölgesi sık sık “askeri yasak bölge” ilan ediliyordu vs. vs… Bütün bunların, hakim millet şovenizmine bir tepki olarak, ezilen millet milliyetçiliğini güçlendirmesi kaçınılmazdır. Kürt köylülerini, kendi milliyetinden burjuvaların ve feodal beylerin safına itmesi kacınılmazdır. Büyük çoğunluğu Türkçe dahi bilmeyen Kürt halkı, özellikle Kürt köylüleri, kendilerini bir sömürge valisi gibi ezen, zulmeden, asağılayan bu yeni idarenin memurlarına, doğal olarak şiddetli bir tepki gösteriyordu. Köylülerin bu haklı tepkisi zorunlu olarak feodal Kürt beylerinin ve Kürt burjuvalarının tepkisiyle birleşti. Kürt isyanları böyle doğdu. Komünistler bu isyanların zulme, milletleri ezme politikasına, eşitsizliğe imtiyazlara karşı yönelen ilerici ve demokratik yanını destekler; ama feodal beylerin kendi başlarına hükümranlık sağlamak istemesine veya burjuvazinin kendi üstünlükleri uğruna mücadelesine de karşı çıkarlar; hiç bir milletin burjuva ve toprak ağaları sınıfının imtiyazını ve üstünlüğünü savunmazlar. O dönemlerde TKP yanlış bir politika izlediği için, Türk hakim sıniflarının milli baskı politikasını kayıtsız şartsız destekledi. Kürt köylülerinin milli baskılara duyduğu kuvvetli ve haklı tepkiyi proletarya önderliğiyle birleştirmek yerine, Türk burjuva ve toprak ağalarının peşine takıldı, böylece de iki milliyetten emekçı halkın birliğine büyük zarar verdi. Kürt emekçilerı arasında Türk işçilerine ve köylülerine karşı güvensizlik tohumları saçtı.

Kürt isyanlarının yeni Türk devleti tarafından vahşice bastırılmasını ve peşinden yapılan kitle katliamlarını feodalizme karşı yönelmiş “ilerici”, “devrimci” bir hareket diye alkışlayanlar, sadece ve sadece iflah olmaz hakim ulus milliyetçileridir. Böyleleri, yeni Türk devletinin sadece feodal Kürt beylerine saldırmadığını, çoluk-çocuk, kadın-erkek bütün Kürt halkına da vahşice saldırdığını, onbinlerce köylüyü katlettiğini görmezlikten geliyorlar. Böyleleri, yeni Türk devletinin bu katliamları yaparken, kendisine karşı çıkmayan feodal beylere candan dostluk gösterdiğini, bunlara destek olduğunu ve bunları güçlendirdiğini unutuyorlar. Böyleleri, Kürt köylülerini ayaklanmaya iten sebeplerle Kürt feodal beylerini ayaklanmaya iten sebep arasındaki son derece önemli farklılığı görmezlikten geliyorlar. Bir de, Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağı olduğu iddiasıyla, Türk hakim sınıflarının milli baskı politikasını savunmaya yeltenen sözümona “komünistler” var. Biz burada İngiliz emperyalizminin parmağı olup olmadığını tartışmayacağız. Böyle bir iddiayla milli baskı politikasının savunulup savunulmayacağını tartışacağız. Şeyh Sait isyanının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağının olduğunu varsayalım. Bu şartlarda bir komünist hareketin tumumunun nasıl olması gerekir? Birinci olarak, Türk hakim sınıflarının Kürt milli hareketini zorla bastırma ve ezme politikasına kesinlikle karşı çıkmak, buna karşı aktif bir şekilde mücadele etmek, Kürt milletinin kendi kaderini kendisinin tayin etmesini istemek, yani ayrı bir devlet kurup kurmamaya bizzat Kürt milletinin karar vermesini istemek. Bu, pratikte dışardan müdahale edilmeksizin, Kürt bölgesinde genel oylama yapılması, ayrılma veya ayrılmama kararının bu yolla veya buna benzer bir yolla bizzat Kürt milleti tarafından verilmesi anlamına gelir. Kürt hareketini bastırmak için yollanan bütün askeri birliklerin geri çekilmesi, her türlü müdahalenin kesinlikle önlenmesi, Kürt milletinin kendi geleceği hakında kendisinin karar vermesi, komünist hareket birinci olarak bunun için mücadele eder ve Türk hakim sınıflarının bastırma, ezme, müdahale, politikasını kitlelere teşhir eder, ona karşı aktif olarak savaşırdı. İkincisi, İngiliz emperyalizminin milliyetleri birbirine düşürme politikasını, bunu her milliyetten emekçi halka, bunların birliğine verdiği zararı kitlelere teşhir eder, İngiliz emperyalizminin müdahale, içişlere burnunu sokma politikasıyla aktif olarak savaşırdı. Üçüncüsü, Kürt ulusunun ayrılmasını, “bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar”, bizzat ayrılmayı destekleme veya desteklememe yolunda bir karara varırdı. Eğer ayrılmamayı proletaryanın sınıf menfaatlerine uygun buluyorsa, Kürt işçileri ve köylüleri arasında bunun propagandasını yapardı; özellikle Kürt komünistleri, kendi halkı arasında birleşmenin propagandasını yapardı ve milli baskılara karşı mücadeleyi toprak ağalarının, mollaların, şeyhlerin, vb. durumunun güçlenmesiyle bağdaştırma çabasında olanlara karşı mücadele ederdi. Buna rağmen Kürt ulusu ayrılma yönünde karar verirse, Türk komünistleri buna razı olur, ayrılma isteğinin karşısına zor çıkarma eğilimleriyle kesinlikle mücadele ederdi. Kürt komünistleri ise Kürt isçi ve emekçileri arasında “birleşme”nin propagandasını yapmaya, emperyalist müdahaleyle mücadeleye Kürt feodal beyleriyle, şeyhlerle, mollalarla, burjuvazinin milliyetçı amaçlarıyla mücadeleye devam ederdi.

Eğer komünist hareket, Kürt ulusunun ayrılmasının proletaryanın sınıf menfaatleri açısından faydalı olacağına karar verirse, mesela ayrılma halinde Kürt bölgesinde devrim imkanı artacaksa, o takdirde bizzat ayrılmayı savunurdu; hem Türk isçi ve emekçileri arasında, hem de Kürt işçi ve emekçileri arasında ayrılmanın propagandasını yapardı. Her iki halde de, Türk isçi ve emekçileriyle Kürt isçi ve emekçileri arasında sıcak ve samimi bağlar doğardı. Kürt halkı, Türk halkına ve komünistlere büyük bir güven ve dostluk duygusu beslerdi. Halkların birliği pekişir, devrimin basarısı daha da kolaylaşırdı.

İngiliz emperyalizminin, Şeyh Sait hareketinde parmağı olduğunu iddia ederek Türk hükümetinin, Kürt ulusunun kendi kaderıni tayın hakkını çiğnemesini, kitle katliamlarına girişmesini vs. haklı ve ilericı göstermeye çalışanlar, bir kere daha tekrarlayalım, iflah olmaz Türk şovenistleridir. Bugün, Amerikancı faşist generaller çetesinin en köpekçe savunucusu ve tayin edilmemiş akıl hocası Mehn Toker’in de, o gün Kürt ulusuna reva görülen katliamları haklı çıkarmak için “İngiliz emperyalizmi parmağı” isnadına sarılması, ibret vericidir. Faşist iktidarların bile açıkça savunma cesareti gösteremedikleri komando zulümlerini alçakça savunmaya yeltenen Doğan Avcıoğlu’non da aynı iddiaya sarılması, yine ibret vericidir. Bir milletin kendi kaderini tayın hakkı, emperyalizme alet oldukları veya olabilecekleri iddiasıyla kısıtlanamaz veya ortadan kaldırılamaz; böyle bir iddiayla bir milletin “ezilmesi ve gadre uğraması”- savunulamaz. Kaldı ki, söz konusu dönemde bizzat Türk hükümeti, İngiliz ve Fransız empèryalistleriyle işbirliği halindedir. Proletaryanın milli mèseledeki temel şiarı, her şart altında aynıdır:

“Bir millet ya da bir dil için imtiyaza hayır! Bir milli azınlığın en ufak bir ölçüde dahi olsa ezilmesine ya da gadre ugramasına hayır!” (Lenin).

Devam edelim:

Türk hakim sınıflarının milli baskıları günümüze kadar sürüp gelmiştir. Ve hâlâ devam etmektedir. Buna paralel olarak Kürt milli hareketi de süregelmiştir. Ve hâlâ devam etmektedir. Şu farkla ki, bir kısım Kürt feodal beyleri, Türk hakim sınıflarının safına geçmiştir. Sayıları son derece sınırlı bazı Kürt büyük burjuvaları, Türk hakim sınıflarının safına geçmiştir. Kürt burjuvazisi bir hayli güçlenmiş ve Kürt milli hareketi üzerindeki feodal etki nisbeten zayıflamıştır. Bugün Kürt milli hareketinin başını, bir hayli güçlenmiş olan Kürt burjuvaları, bunların ideolojisini benimseyen aydınlar ve küçük toprak ağaları çekmektedir. Bunun yanında, Kürt isçi ve köylüleri de, Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının nüfuzundan geçmişe nisbetle biraz daha sıyrılmış bulunuyor. Kürt işçileri, yoksul köylüleri ve aydınları arasında Marksist Leninist fikirler kök salmaya başlamıştır ve hızla yayılmaktadır. Bu şartlar altında, Türkiye komünistlerinin Kürt milli hareketi karşısındaki tutumları ne olmalıdır? Şımdi bu noktaya geçıyoruz ve bu konuda Şafak revızyonıstlerinın yanlış ve halkların birliğıne zarar veren çizgilerini de sergıleyeceğız”
                         İbrahim Kaypakkaya Seçme Yazılar sy.276-286
KÜTÜPHANE | İBRAHİM KAYPAKKAYA

TÜRKİYE’DE MİLLİ MESELEKürt Milli Hareketinin Demokratik Muhtevası:

Kürt milli hareketi genel bir demokratik muhteva taşır. Çünkü bir yönüyle ezen ulusun hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına, imtiyazlarına, bencil çıkarlarına karşı yönelmıştir. Milli baskının kaldırılması, milliyetler arasında eşitliğin sağlanması, hakim ulusun hakim sınıflarının imtiyazlarının kaldırılması, dil üzerindeki yasaklamaların ve sınırlamaların son bulması, her alanda uluslar arasında eşitliğin ve ulusal devlet kurma hakı eşitliğının tanınması, bütün bunlar demokratik ve ilerici taleplerdir.

Stalın yoldaş şöyle diyor:

“Gezi özgürlüğünün hsıtlamalarından, seçim haklarından yoksun bırakılmalarından, ulusal dilin kullanılmasına karsı ileri sürülen engellerden, okul sayısının azaltılmasından ve başka baskı tedbirlerinden, isçiler, buıjuvazi kadar, hatta daha da fazla acı çekmektedirler. Böyle bir durumun etkisi, ancak bağımlı ulusların proletaryasının manevi güçlerinin serbestçe gelişmesini frenler. Toplantılarda ve kongrelerde, ana dilini konuşmasına izin verilmezken, okulları kapatılırken, Tatar ya da Yahudi işçinin tam olarak geliştiğinden ciddiyetle söz edilemez”.

Yıne Stalin yoldaşın şu sözlerinı bır kere daha okuyalım:

“Milliyetc,i baskı politikası, halkın geniş tabakalarının dikkatini sosyal meselelerden, sınıf mücadelesi meselelerinden ulusal meselelere, proletaryanın ve burjuvazinin ‘ortak’ meselelerine cevirir. Bu da, cıkarlar harmonisi’ yalanını yaymak icin, proletaryanın sınıf çıkarlarını örtbas etmek için, işçileri manevi bakımdan köleleştirmek için elverişli ortamı yaratır. Ve böylece bütün ulusların işçilerı arasında birliği kurma görevi karşısında ciddi bir engel dikilmiş olur”.

Hatta milli baskı politikası, bağımlı ulusları ezmekle de yetinmiyor, çok kere ulusları birbirine karşı kışkırtma politikasına dönüşüyor. Böylece, çeşitli milliyetlere mensup emekçiler arasında kin ve düşmanlık tohumları ekilmiş oluyor. İşçileri ve emekçilerı böylece “bölen” ve birbirlerine düşüren hakim ulusun hakim sınıfları, daha kolay hükmetme imkanına kavuşuyor.

Ezilen ulusun milli hareketi, bir yönüyle de hakim ulusun milli baskı politikasına yöneldiği içindir ki, çeşitli milliyetlere mensup işçiler ve emekçiler arasında birliğin sağlanmasına, ezilen ulusun isçilerinin ve emekçilerinin manevi güçlerinin serbestçe gelişmesine ve bunu engelleyen kösteklerin kaldırılmasına hizmet eder.

Lenin yoldaş, şunu belırtiyor:

“…Her ezilen ulusun burjuva milliyetçiliği, zulme karşı yönelmiş olan genel demokratik muhteva taşır ve bizim, ulusal imtiyazlar sağlama eğiliminden bunu kesin olarak ayırdederek… kayıtsız şartsız desteklediğimız işte bu muhtevadır”.

Fakat hiç bir milli harekette, o milletin burjuvazisinin ve toprak ağalarının talebi, milli baskının kaldırılması ve milliyetlerin eşitliği talebiyle sınırlı kalamaz. Şimdi bu noktaya gelelim:

10. Kürt Milli Hareketi İçinde, Burjuvazinin ve Küçük Toprak Ağalarının Milliyetçiliği Güçlendirmeyi Hedef Alan “Olumlu” Eylemi:

Genel olarak her milli harekette ve özel olarak Kürt milli hareketinde, burjuvazinin asıl amacı kendi üstünlüklerini sağlamaktır. Pazara hakim olmaktır; bölgesindeki

maddi zenginlikleri vs… kendi tekeline almaktır. Kendi lehine eşitsizlik ve imtiyazlar sağlamak, kendi ulusal gelişmesini garantiye almaktır. Burjuvazi ve milli harekete katıldığı ölçüde toprak ağaları, kendi lehine eşitsizlik, kendi lehine imtiyaz isterler. Başka milletlerin demokratik haklarını kendi lehine gaspetmek ister. Kendinden daha zayıf ve güçsüz olanlara milli baskı uygulamak ister. Milletlerin proleterlerini ulusal çitlerle birbirinden ayırmak, kendi milliyetinden olan proleterlerin ve diğer emekçilerin, kendi milliyetçi emellerini kayıtsız şartsız desteklemesini sağlamak ister. Proletaryanın ve demokratizmin uluslarası kültürü yerine, kendi ulusal kültürünü geçirmek, ulusal kültürünü (yani hakim olan burjuva kültürünü) geliştirmek, proletaryayı ve emekçileri ulusal kültürle beslemek ve kendi sınıf emellerini kayıtsız şartsız destekçileri haline getirmek ister. Burjuvazi ve toprak ağaları zorla özümleme dışındaki, milliyetlerin kaynaşması yönündeki tarihi eğilime, yani kendiliğinden özümlemeye direnir; ulusal farklılıkların kendiliğinden silinmesine direnir; bir devlet içindeki her milliyetten proleterlerin aynı örgütler içinde birleşmesine direnir; proleterleri milliyetlerine göre birbirinden ayırmak, kendi milliyetinden olan proleterleri sınıf örgütleri yerine “milli örgütler” içinde ve kendi sınıf amaçları doğrultusunda birleştirmek ister.

Bugün, Kürt milli hareketi içinde genel demokratik muhtevanın yanında yukardakilere benzer milliyetçiliği güçlendirmeyi hedef alan gerici emelleri görmemek mümkün değildir. Bu emeller, Kürt milli hareketinin başını çeken bùrjuvazinin ve toprak ağalarının emelleridir.



Özetlersek, her milli harekette olduğu gibi Kürt milli hareketinin de iki niteliği vardır:

Birincisi, Türk burjuva ve toprak ağalarının milli baskılarına, imtiyazlarına, devlet kurma imtiyazına, zulmüne ve zorbalığına karşı yönelmiş, genel demokratik muhteva.

Ikincisi, Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye, böylece Kürt burjuva ve toprak ağalarının üstünlük ve imtiyazlarını gerçekleştirmeye yönelen gerici muhteva.

11. Sınıf Bilinçli Türkiye Proletaryasının Kürt Milli Hareketi Karşısındaki Tutumu Ne Olmalıdır?

Her şeyden önce şunu belirtelim ki, milliyeti ne olursa olsun bilinçli Türkiye proletaryası, burjuva milliyetçiliğinin bayrağı altında yer almayacaktır. Stalin yoldaşın ifadesiyle:

“Bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi bayrağı vardır ve onun, burjuvazinin bayrağı altında safa girmesinin gercği olamaz.” İkinci olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, işçi ve köylü yığınlarını kendi bayrağı etrafında toplamaya çalışacak, bütün emekçi sınıfların sınıf mücadelesine önderlik edecektir. Türkiye devletini kendine temel alarak, Türkiye içindeki bütün uluslardan işçileri ve emekçileri ortak sınıf örgütleri içindebirleştirecektir.

Üçüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketinin Türk hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına ve imtiyazlarına yönelen, her türlü milli baskının kalkmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir. Diğer ezilen milliyetlerin aynı yöndeki hareketlerini kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir.

Dördüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, çeşitli milliyetlere mensup burjuvazi ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede tamamen tarafsız kalacaktır. Bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketi içindeki Kürt milliyetçiliğini güçlendırmeye yönelen eğilime asla destek olmayacaktır; burjuva milliyetçiliğine asla yardım etmeyecektir; Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları icin giriştikleri mücadeleyi kesinlikle desteklemeyecektir; yani, Kürt milli hareketi içindeki genel demokratik muhtevayı desteklemekle yetinecek, onun ötesine gecmeyecektir.


Tekrar edelim:

Kürt`milli hareketi, ezilen bir ulusun, hakim bir ulusun hakim sınıflarına karşı mücadelesi olarak ilericidir ve demokratik bir muhteva taşır. Biz bu demokratik muhtevayı kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleriz. Türk burjuvazisi ve toprak ağaları lehine her türlü imtiyazlara ve eşitsizliğe karşı (devlet kurma hakkı imtiyazı da dahil) kararlı ve amansız olarak mücadele ederiz. Kürt milli hareketinin bu yoldaki taleplerini de kayıtsız şartsız destekleriz.

Fakat öte yandan, Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının gerici ve milliyetci emllerine karşı da mücadele ederiz. Türk hakim sınıfları lehine her türlü eşitsizliğe ve imtiyaza, milli azınlıklara yönelen her türlü baskı ve zulme karşı mücadele ederken; milli azınlık burjuva ve toprak ağalarının milliyetçi emelleriyle de mücadele edilmezse, bu kez bir başka milliyetcilik, Kürt milliyetçiliği güçlendirilir; Kürt proletaryasının sınıf bilinci, burjuva milliyetçiliğinin sisleriyle karartılır; Kürt işcileri ve köylüleri milliyetçiliğin kucağına itilir; Kürt işci ve emekçileriyle Türk işçi ve emekçileri arasındaki birlik ve dayanışma baltalanır.

Şafak revizyonistleri, içinde farklı unsurların yer aldığı Kürt milli hareketini, homojen bir “Kürt halkı” hareketi olarak takdim etmekle, bu hareketi bir bütün olarak ve tamamen ilerici göstermekle, nereye kadar ve hangi bakımlardan ilerici olduğunu, nereden sonra ve hangi bakımlardan burjuvazının ve toprak ağalarının gerici emellerinin başladığını göstermemekle (daha doğrusu bunlar arasında bir ayırım yapmamakla), yukardaki tam da toprak ağalarının ve burjuvazinın işine yarayacak sonuca varıyor. Böylece, genel olarak Türkiye proletaryası ve özel olarak Kürt proletaryası aleyhine, Kürt burjuva ve toprak ağalarına taviz veriyor! Yarın, Kürt burjuva ve toprak ağalarının “olumlu eylemi” daha kuvvetle kendini hissettirdiği zaman Şafak revizyonistlerinın ne yapacağını merak etmekteyız. Ama ne yapacakları daha bugünden bellidir! Türk millı~yetçilerınin saflarına kayıtsız şartsız iltihak edeceklerdir.

Şu noktayı da belirtelim: Komünıstler, ezilen bir milletın milliyetçiligiyle hakim bir milletin milliyetçiliği arasında, küçük bır milletin milliyetçiliğiyle büyük bir milletin milliyetçiliği arasında daıma ve mutlak bır ayırım yaparlar.

Lenın yoldaş bu konuda şunları söylüyor:

“Bu ikinci tür milliyetçilik konusunda Iküçük bir milletin milliyetciliği] bizim; bir büyük milletin fertlerinin tarihi pratikte öteden beri yapmadıgımız zorbalık kalmamıştır. Üstelik biz hiç farkında olmadan zorbalık yapar, ona buna hakaret ederiz…

“İşte bunun içindir ki hakim ya da, denildiği gibi ‘büyük’ milletlerin (yalnız zorbalıkta büyük, yalnız kabadayılar olarak büyüktürler oysa) enternasyonalciliği milletlerin eşitliğini biçimde gözetmek olmamalı sadece, hatta hakim milletin, büyük milletin sessizliği olmalıdır. Böylece, pratikte var olan eşitsizliğe karşı bir denge sağlanmış olacaktır. Kim bunu anlamıyorsa, milli mesele karşısında gerçek proleter tutumunu kavramamış demektir; hayat görüşü hâlâ esasta küçük-burjuvadır ve bu nedenle mutlaka burjuva hayat görüşüne kayacakır”.

Lenin yoldaş şöyle devam ediyor:

“…Milli haksızlık kadar proleter sınıf dayanışmasının gelişmesini ve güçlenmesini geciktiren hiç bir şey yoktur; bir milletin ‘gocunan’ fertleri her şeyden çok; eşitlik konusunda ve sırf ihmalden ötürü ya da latife olsun diye dahi olsa bu eşitliğin çiğnenmesi kendi proleter yoldaşlarınca çiğnenmesi konusunda

hassastırlar. İşte bunun içindir ki, milli azınlıklara tavız verme ve hoşgörüyle davranma hususunda yetersız kalmaktansa, aşırı gitmek daha iyidir” (Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri, s. 383-384).

Şafak revizyonistlerinin yaptıgı, Lenin yoldaşın savunduğu şey midir? Hayır, asla! Şafak revizyonistleri, bugün esas olarak Türk milliyetçisi bir çizgi izliyorlar, Türk hakim sınıflarının imtiyazlarını savunuyorlar; ileride göreceğimiz gibi Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkını alçakça ve bir yığın demagojiyle çiğniyorlar; Türk şovenizminin temsilcilerini kendilerine bayrak ediyorlar. Onların yaptığı şey, Lenin yoldaşın savunduğu şeyden tamamen farklıdır. Onlar, bir yandan hakim millet milliyetçisi bir çizgi izlerken, öte yandan da Kürt isçi ve emekçileriyle Kürt burjuva ve toprak ağaları arasındaki çizgiyi siliyor, Kürt burjuva ve toprak ağalarının görüş açısında yer alıyor. Bu, hakim ulus milliyetçiliğine karşı, milli azınlıklara taviz verme ve hoşgörüyle davranmada aşırı gitme değil; hakim millet milliyetçisinin azınlık milletin işci ve emekcilerine karşı, azınlık milletin sömürücü sınıflarının milliyetçi emellerini desteklemedir.

Bir başka nokta da şudur: şafak revizyonistleri, “Kürt halkının”`”ağır milli baskı ve eritme politikasına karşı”, “demokratik haklar, milliyetlerin eşitliği ve kendi kaderini tayin için” mücadele ettiğini söylemektedir.

Kürt halkının kendi kaderini tayin için mücadele etmesi demek, Kürt halkının, hakim sınıfları devirerek demokratik halk iktidarını kurmak için mücadele etmesi demektir. Çünkü, halk kendi kaderini ancak devrim yaparak tayin edebilir. Milli meselenin ele alındığı bir yazıda, Kürt halkının devrim için mücadele ettiğini söylemek, doğrusu cok kıvrak bir zeka gerektirir(!). Eğer Kürt milleti kastediliyorsa, o zaman Şafak revizyonistleri şunu söylemiş oluyorlar: Kürt milleti ayrılmak icin mücadele etmektedir. Çünkü, bugunkü zoraki birlik şartlarında Kürt halkının kendi kaderini tayin icin (dikkat edilsin, tayın hakkı icin değil) mücadele etmesi, sadece ve sadece ayrılmak için mücadele etmesi anlamına gelır

Her milli hareketin genel eğilimının, milli bütünlüğü olan devletler kurulması yönünde olduğunu, meta üretiminin ve kapitalizmin ihtiyaçlarını en iyi bu devletlerin karşıladığını, en güçlü ekonomik etkenlerin bu yönde işlediğini daha önce belirtmiştik. Kürt milli hareketinin genel eğilimi de, elbette milli bütünlüğü olan bir devlet kurulması yönündedir. Fakat genel eğilimi başka şeydir, bir milli hareketin formüle ettiği somut istekler başka şeydir. Somut istekler, bu genel eğilime aykırı düşmezler. Fakat her milli hareket bu genel eğilimi, yani ayrı bir devlet kurmayı kendisine somut hedef olarak da seçmeyebilir. Bu durumu etkileyen sayısız faktörler vardır. Devlet çapındaki ve uluslàrarası plandaki kuvvet ilişkileri, ülke içinde değişik milliyetlere mensup burjuvaların ve toprak ağalarının menfaat hesapları, milli baskının karakteri, taktik endişeler vb…, bir milli hareketin formüle ettiği somut hedefleri, bütün bu faktörler tayin eder. Bu nedenle, her yerde milli hareketlerin genel eğilimi, ulusal bütünlüğü olan devletler kurma yönünde olduğu halde, milli hareketlerin formüle ettiği somut talepler başka başka olur.







16. Türkiye’nin Sınıf Bilinçli Proletaryası, Kürt Milletinin Ayrılmasını Ne Zaman destekler, Ne Zaman Desteklemez?

Hangi milliyetten olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milletinin ayrı bir devlet kurması meselesine devrimin gelişmesi, güçlenmesi açısından bakar. Eğer Kürt milletinin ayrı bir devlet kurması, Türkiye Kürdis- tan’ında proletarya önderliğinde demokratik halk devrimi- nin gelişmesi ve başarıya ulaşması imkanını artıracaksa, hangi milliyetten olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası bizzat ayrılmayı destekleyecektir. Eğer ayrılmâ, Türkiye Kürdistan’ında proletarya önderliğinde demokratik halk devriminin gelişmesini ve başarıya ulaşmasını geciktirecek- . se, zorlaştıracaksa, hangi milliyetten olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ayrılmayı desteklemeyecektir. Ülkemizde gelişen komünist hareketin Kürdistan’da köylüler arasında hızla kök saldiğını, toprak devrimi mücadelesinin hızla gelişip yayıldığını, devrimci hareketin Kürdistan bölgesinde, Batı bölgesine nisbetle daha hızlı geliştiğini düşünelim. Bu şartlar altında Kürt bölgesinin Türkiye sınirları içinde kalması, bu bölgede sadece hakim Türk ulusunun burjuva ve toprak ağalarının devletinin çıkardığı engellerle devrimin kösteklenmesine vs… yol açacaktır. Veya Kürt bölgesinde çeşitli alânlarda Kizıl siyasi iktidarların doğduğunu düşünelim ve Batı’da devrimin çok daha yavaş bir tempoyla geliştiğini düşünelim. Bu şartlar altında yine, Türk hakim sınflarının ve bunların devletinin baskısı, Doğu’da gelişen devrimi geciktirecek, köstekleyecektir. Bu takdirde Doğu’nun ayrılması, devrimin gelişmesini hızlandıracak, güçlendirecektir. Bu durum, Batı ve Doğu’daki devrimin gelişmesini de hızlandırarak, Ortadoğu’nun diğer ülkelerindeki devrimin gelişmesini de elbette etkileyip hızlandıracaktır. Böyle bir durumda, hangi milliyetten olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası Kürt milletinin ayrılmasını, Kürdistan’da hızla gelişen devrimin daha hızlı gelişme imkanlarına kavuşmasını ister ve savunur.

Öte yandan, eğer Türkiye’nin diğer bölgelerinde devrim daha hızla gelişiyorsa; Kürt bölgesindeki gelişme daha yavaşsa, Kürdistan’ın ayrılması, bu bölgede devrimin gelişmesini daha da yavaşlatacaksa, feodal beylerin, şeyhlerin, mollaların vs… hakimiyetini güçlendirecekse, Doğu’daki devrimci mücadele, Batı’nın desteğinden mahrum kalarak zayıf düşecekse, bu takdirde hangi milliyetten olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ayrılmayı desteklemeyecektir. Eğer Türkiye’de devrim başarıya ulaştıktan sonra Kürt burjuvazisinin önderliğinde bir ayrılma hareketi başgösterirse, hangi milliyetten olursa olsun sınıf bilinçli Türkiye proletaryasi ayrılmayı desteklemeyecektir vs…

Bu söylediğimiz şeyler, elbette faraziyeye dayanmaktadır. Fakat komünist hareketin hangi şartlarda ayrılmayı savunacağını, hangi şartlarda ayrılmanın aleyhinde bir tutum takınacağını kavramak bakımından; bu faraziyeler üzerinde durmanın da büyük faydaları vardır. Ayrıca bu faraziyeler gerçeğe aykırı, olması imkansız şeyler de değil, gerçeğe uygun, olması mümkün şeylerdir.

17. Kürt Milleti Ayrılmaya Karar Verirse, Sınıf Bilinçli Türkiye Proletaryası Nasıl Davranacaktır?

Ayrılma halinde iki durum söz konusu olabilir:

Birincisi, ayrılmanın, yukarda belirttiğimiz gibi devrimin gelişmesini olumlu yönde etkilemesi durumudur ki, bu takdirde mesele basittir. Her milliyetten sınıf bilinçli Türkiye proletaryası, ayrılmayı kesinlikle savunur ve destekler.

İkincisi, ayrılmanın, devrimin gelişmesini olumsuz yönde etkilemesi durumudur. Böyle bir durum varsa ve buna rağmen Kürt milleti ayrılmak istiyorsa, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ne yapacaktır? Sözlü tartışmalarda bu soruya Şafak revizyonistlerinin verdiği cevap şudur: Zor kullanmak dahil, her metoda başvurarak ayrılmayı engellemek. Aynı soruya hareketimizin verdiği cevap şudur: Komünistler böyle bir durumda zor kullanmayı kesinlikle reddederler. Kürt işçileri ve emekçileri arasında “birleşme” lehinde propaganda yürütmekle birlikte, ayrılma isteğinin önüne asla zor çıkarmazlar. “Milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı”nı tanımak; bir millet bu hakkı kullanmak, yani ayrılmak istediği zaman, onun karşısına asla engel ve güçlük çıkarmamak demektir. Komünistler, Kürt milletinin ayrı bir devlet kurup kurmayacağı kararını tamamen ve kesinlikle Kürt milletine bırakır. Kürt milleti isterse ayrı bir devlet kurar, istemezse kurmaz. Buna karar verecek olan başkaları değil, Kürt milletidir. Komünistler, bir milletin ayrılma isteğinin önüne kendileri asla engel çıkarmayacağı gibi, burjuva ve toprak ağalarının hükümetinin engel çıkarına, zor kullanma girişimleriyle de aktif olarak mücadele eder. Her türlü dış müdahaleye karşı mücadele eder. Eğer Kürt proletaryası ve emekçileri ayrılmanın devrimi zayıflatacağının bilincinde ise, o zaten birleşmek yolunda elinden geleni yapacaktır; bilincinde değilse, onun adına dişardan müdahaleye kimsenin hakkı yoktur. Dişardan müdahale, zor kullanma, ayrılma isteğinin önüne engel çıkarma hangi gerekçeyle olursa olsun, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”na bir tecavüzdür. Böyle bir tecavüz, işçilerin ve emekçilerin birliğini baltalar, birbirine güvenini sarsar, milli düşmanlıkları körükler, sonuç olarak, uzun vadede proletaryanın davasına büyük zararlar verir.

Sovyetler Birliği’nde devrim başarıya ulaştıktan sonra (31 Aralık 19l7de) Finlerin ayrılmak istemesi üzerine Bolşevikler, hiç tereddüt etmeden ayrilmaya razı olmuşlardır. Eğer Finler ayrılmasaydı ve Finlandiya SSCB içinde bir halk cumhuriyeti olarak örgütlenseydi, bu elbette daha iyi bir şeydi. Ama Fin ulusu ayrılmak istiyordu. Bu durumda ya ayrılmaya razı olmak, ya da isteği zorla bastırmak gibi son derece zararlı bir yol tutmak gerekiyordu. Bolşevikler ayrılmaya razı oldular, ayrılma isteğinin önüne en küçük ölçüde bile olsa hiç bir engel çıkarmadılar. Bu tutum gerek Fin halkının, gerekse Sovyetler Birliği’ndeki devrimin menfaatine olmuştur. Bu tutum, Fin işçi ve köylülerinin Sovyet proletaryasına güvenini sağlamlaştırmıştır. Sovyetler Birliği’nde iç savaşın devam ettiği 1918-1920 yılında emperyalistlerin, Sovyetler Birliği’ne Finlandiya üzerinden saldırma planları, Fin halkının direnişiyle karşılaşmıştır. Eğer Fin ulusunun ayrılma isteğine rağmen ayrılma engellenseydi, bu tutum, iki ülke halkı arasında köklü bir düşmanlık doğururdu sadece.

“Smolni’de” diyor Lenin yoldaş,

“Fin burjuvazisinin cellat rolündeki temsilcisi Svinhufwd’a Rusçası “domuz kafalı” demektir- kararnameyi uzattığım zamanki sahneyi çok iyi hatırlıyorum. Dostça elimi sıktı, birbirimize karşılıklı iltifatlar ettik. Ne tatsız bir işti! Ama yapılması gerekiyordu; çünkü o sırada burjuvazi Moskofların, şovenlerin, Büyük Rusların Finleri ezmek istediği iddiasıyla halkı, emekçi halkı aldatmaktaydı. Bunu yapmak zorundaydık” (Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri, s. 278-279).

Lenin yoldaşın Fin meselesindeki tutumu son derece öğretici bir örnektir. Şafak revizyonistlerinin tutumu, Lenin yoldaşın tutumuna taban tabana zıttır. Bizim tutumumuz, Lenin yoldaşın tutumuyla tam bir uygunluk halindedir.


21. Marksist-Leninist Hareketin Milli Meseleyle ilgili Görüşlerinin Özeti:

Mârkisist-Leninist hareket, bugün Türk hakim sınıflarının Kürt milletine ve azınlık milliyetlere uyguladığı milli baskıların en amansız ve en kararlı düşmanıdır; milli baskılara, diğer diller üzerindeki baskılara, milli imtiyazlara karşı en önde mücadele eder.

Markist-Leninist hareket, Türk burjuva ve toprak ağaları tarafından ezilen Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkını, yani ayrılına ve bağımsız bir devlet meydana getirme hakkını her dönemde ve kayıtsız şartsız tanır ve savunur. Marksist-Leninist hareket, devlet kurma hakkı konusunda da imtiyaza karşıdır. Halk demokrasinin en temel ilkeleri bunu zorunlu kılmaktadır. Aynı zamanda Türk burjuva ve toprak ağalarının Türkiye’deki azınlık milliyetlere uyguladığı şimdiye dek görülmedik milli baskılar da bunu zorunlu kılıyor. Bu aynı zamanda bizzat Türk işçilerin ve emekçilerin özgürlük mücadelesi tarafından zorunlu kılınmaktadır, çünkü onlar, Türk milliyetçiliğini yıkmazlarsa, onlar için kurtuluş imkansız olacaktır.

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, belli bir ulusun ayrılmasının gerekliliği ile asla karıştırılmamalıdır. MarksistLeninist hareket, ayrılma sorununu her özel meselede somut olarak ele alır, “bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için, proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar ve tayin eder”. Marksist-Leninist hareket, tasvip etmediği bir ayrılma kararında da zor kullanmayı, engel ve güçlük çıkarmayı kesinlikle reddeder. Sınırlar, milletin kendi iradesiyle tespit edilmelidir. Bu, çeşitli milliyetlere mensup işçi ve emekçi yığınların karşılıklı güveni, sağlam dostluğu ve gönüllü birliği için zorunludur.

Markisist-Leninist hareket, genel olarak ezilen milliyetlerin ve özel olarak Kürt milletinin milli baskılara, zulme ve imtiyazlara karşı yönelmiş mücadelesini kesinlikle destekler; ezilen milletin milli hareketindeki genel demokratik muhtevayı kesinlikle destekler.

Marksist-Leninist hareket, Kürt milli hareketinin başını çeken burjuva ve küçük toprak ağalarına karşı da, Kürt proletaryasının ve emekçilerinin sınıf mücadelesini yürütür ve yönetir. Kürt burjuva ve toprak ağalarının milliyetçiliği güçlendirmeyi hedef alan eylemlerine karşı, Kürt işçi ve emekçilerini uyarır. Marksist-Leninist hareket, çeşitli milliyetlerin burjuva ve toprak ağası sınıflarının kendi üstünlükleri için giriştikleri mücadeleler karşısında kayıtsızdır.

Marksist-Leninist hareket, milli baskılara karşı mücadeleyi toprak ağalarının; şeyhlerin, mollaların vb… durumunun güçlenmesiyle bağdaştırma çabasında olanlara karşı mücadele eder. Marksist-Leninist hareket, Türk hakim sınıflarıyle işbirliği yapan Kürt büyük feodal beylerinin, din adamlarının büyük burjuvalarının, işçileri ve emekçileri bölme çabalarını, el altından Türk burjuva ve toprak ağalarıyla, bütün milliyetlerin emekçi halklarının aleyhine dalavereler yürüterek’ işçileri ve emekçileri uyutma çabalarını, çoğu zaman milliyetçi sloganlarla örtbas etmeye çalıştıklarını bilmektedir ve bunlara karşı mücadele eder.

Marksist-Leninist hareket, Lenin yoldaşın da işaret ettiği gibi, bütün ülkelerin ve hele ezilen ülkelerin geniş emekçi yığınları önünde bıkmadan, usanmadan siyasi bakımdan bağımsız devletler kurma maskesi altında, gerçekte iktisadi, mali ve askeri alanlarda kendilerine tamamen tabi devletler yaratan emperyalist devletlerin sistemli biçimde uyguladıkları aldatmacayı açıklar ve suçlar.

Marksist-Leninist hareket, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin belli bir devlette, birleşik örgütlerde, siyasi sendikal, kooperatif, eğitsel vb. örgütlerde kaynaştırılmasını savunur. İşçileri ve emekçileri milliyetlerine göre ayrı örgütlerde toplama eğilimleriyle mücadele eder. Çünkü değişik milliyetlerin işçileri ve emekçileri, uluslararası sermayeye ve gericiliğe karşı ancak bu şekilde başarılı mücadele yürütme imkanına kavuşur; bütün milliyetlerin toprak ağalarının, din adamlarının ve burjuva millıyetçilerinin propagandasıyla ve gerici özlemleriyle ancak bu şekilde başarıyla mücadele etme imkanına kavuşur.

Marksist-Leninist hareket, ülkemizde her milliyetten burjuva ve küçük-burjuva oportünist partiler ve akımlar tarafından genellikle benimsenen “kültürel- milli özerklik” planını kesinlikle reddeder. Çünkü bu plan, bir tek devletin eğitim işlerinin milliyetlere göre bölünmesini önermektedir; böylece, her milliyetin işçi ve emekçilerini, o milliyetin burjuva ve toprak ağalarının kültürüne bağlamayı ve onları manevi bakımdan köleleştirmeyi hedef almaktadır. Dolayısıyla, hem demokrasi açısından, hem de proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından son derece zararlıdır.

Marksist-Leninist hareketin demokratik halk diktatörlüğü sisteminde milli meseleye getireceği çözüm şudur: Demokratik halk diktatörlüğü sisteminde bütün milletlerin ve dillerin tam eşitliği garanti edilecektir. Hiç bir zorunlu dil tanınmayacak, halka bütün yerli dillerin öğretildiği okullar sağlanacaktır. Halk devletinin anayasası, her hangi bir milletin, her hangi bir imtiyaza sahip olmasını ve milli azınlığın haklarına her hangi bir tecavüzü kesinlikle yasaklayacaktır. Her ulusa, kendi kaderini tayin etme hakkı tanınacaktır. Bütün bunların gerçekleşmesi için, özellikle yaygın bölgesel özerklik ve tamamen demokratik yerel kendi kendini yönetim gereklidir. Bu özerk ve kendi kendini yöneten bölgelerin sınırları, ekonomik ve sosyal şartlar, nüfusun milli birleşimi vb… temeli üzerinde, bizzat mahalli nüfus tarafından tayin edilecektir.

Milli meseledeki temel şiarımızı bir kere daha tekrarlayalım:

“Bütün uluslar için tam hak eşitliği; ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı; bütün ülkelerin işçilerinin [ve ezilen halkların] birleşmesı’.

NOT: Aralık 1971’de yazıldı. Revizyonizmle örgütsel ayrılıktan sonra aslına bağlı kalınarak yeniden kaleme alındı.
                                         İbrahim Kaypakkaya Seçme Yazılar
                                         sy.286-321

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.