DÜRÜSTLÜK VE PKK – XXV

Christiaan Lindemans, 2. Dünya Savaşı yıllarında Hollanda’da Alman işgalcilere karşı direnişin sembol ismi olarak görülen bir liderdi, bir ulusal kahramandı. Oysa sonradan anlaşıldı ki (Almanya yenilip teslim olduktan sonra) Lindemans, 200 bin insanın ölümünden sorumlu olan korkunç bir Nazi işbirlikçisiydi. Hollandalılar utançtan dolayı O’nu yargılayamadılar bile ve Lindemans da sonunda intihar etti (Radikal gazetesi, 23 Kasım 2003, s. 9).  

 

Akıl ve namus engelli “sol”cular tarafından boyuna “Kürt Halk Önderi” diye reklamı yapılan Abdullah Öcalan namlı şahıs da Kürtler’in Lindemans’larındandır.

 

Öcalan’ın dediklerine kulak verin :

 

“…Ankara’da 3 yıl MİT’in parasıyla, onların korumasıyla partiyi yaşattım… “ (“Aydınlarla Söyleşi”, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2004, s. 214. Bu açıklama : 10 Şubat 1998 tarihlidir).

 

Faşist TC Devleti’nin gizli polis teşkilatının parası ve korumasıyla (1970’lerin ikinci yarısında) hayat bulduklarını söylüyor Öcalan. PKK, MİT’e dayanılarak kurulmuş bir örgüttür (“Devrimin Dili ve Eylemi”, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 1996, s. 117 – 118).  

 

Elbette Öcalan “parti” derken, esasında kendisini ve en yakınındaki bazı kimseleri kastediyor. Diğer PKK’liler MİT’in korumasında falan değillerdi. Halil Çavgun, Haki Karer gibi tanınmış PKK kadrolarının bile aynı dönemde silahlı saldırılar sonucunda öldürüldükleri biliniyor çünkü.

 

Öcalan’dan devam edelim :

 

“… 1979’un başları oluyor.. Adamların % 100 kontrolü altındayım. Kontrolden çıktığımı anladıkları anda derhal öldürebilirler. Sonuna kadar bağlı olduğumu anı anına tekrarlamam lazım… “ (“Devrimi Dili ve Eylemi”, s. 155).  

“… Devlet, para ve kadın yoluyla beni tutabileceğine 1977, 1978 ve 1979’un başlarına kadar tam inandı diyebilirim. Bu, devleti yanlış bilgilendirme oluyor. Tarihteki en büyük hatasıdır…” (a. g. k., s. 114).

 

Yani Öcalan, devleti kandırıp kullanmış! Yerseniz!  

 

İstihbarat servisleri hata yapabilir. Ava giderken av olabilirler, yanıltılabilirler, başarısızlığa uğrayabilirler. Bunlar tabii ki mümkündür. Tarihte birçok örneği de vardır. Fakat Öcalan’ın MİT’i oyalayıp yanılttığı iddiasının hiçbir inandırıcılığı yoktur ve olamaz. Aksini savunanlar, Öcalan’ın MİT’e, yani devlete böyle bir kazık attığı halde (!) şu an bile hayatta olmayı nasıl başardığını da izah etmeye mecburdurlar.

 

Apo için “Kürt Halk Önderi” diyenler, herhalde TC Devleti’nin Öcalan tarafından bir kez daha oyuna getirildiğini düşünüyorlar. Herhalde onlara göre MİT, “Banker Bilo” filminde (1980 yılı, rejisör : Ertem Eğilmez) İlyas Salman tarafından tarafından canlandırılan, o aşırı derecede saf ve sürekli oyuna getirilen köylü ‘Bilo’ gibi adeta. E işte Öcalan da kandırıkçı ‘Maho’ rolünde olsa gerek! ‘Maho’ Öcalan, ‘Bilo’ MİT’i 1970’lerden beri kandırıp oyalıyor, oyuna getiriyor! İşte İmralı Adası’ndayken bile bunu başarıyor!

 

Hiçbir cinayet işlemedikleri ve aslında Marxist-Leninist de olmadıkları halde Deniz Gezmiş’leri bile imha etmekten zerre kadar çekinmemiş bir devletin, ‘Bilo’ gibi olduğuna nasıl inanabiliriz?!

 

Mustafa Kemal’in, devrimcileri kontrol edebilmek amacıyla kendi güvendiği arkadaşlarına 1920’de “Türkiye Komünist Partisi” ismiyle bir parti kurdurduğunu tarih yazar (Bkz. : “İstiklâl Mahkemeleri”, Ergün Aybars, Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1975, s. 90). Böyle bir gelenekten gelen bir devletin ‘Bilo’ gibi olması mümkün müdür?!

 

Bazıları, Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle olan ilişkileri yüzünden Öcalan’a dokunulamadığını, devletin elinin-kolunun bağlandığını falan söylüyorlar.

 

Bu iddiaya da yine Öcalan cevap versin :

 

“… BU DEVLET BİZİM İÇİN İMHA KARARI ALMIŞSA AVRUPA DİKKATE ALINMAZ, GİZLİ YAPILIR. KALDI Kİ, ‘BİZ DELİ MİYİZ?’ DENİLİYOR…” (13 Mayıs 1999 tarihli görüşme notundan. Bkz. : “İmralı PKK’nın Yeni Karargâhı Mı?”, der. : Erdal Şimşek, Neden Kitap, İstanbul, 2006, s. 33).   

“… ŞİMDİ BEN İMHAMI İSTESEM, TÜRKİYE DÖRT ELLE ENGEL OLUR…”  (“Barış Umudu”, cilt 1, Çetin Yayınları, 2005, s. 178).

 

Lindemans Öcalan için MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ne diyordu? : “… Bakın, Öcalan’ı getirten de biziz, asılmaması için en büyük mücadeleyi veren de biziz.. Asılmamasını korktuğumuz için değil, ülkemizin menfaati için savunduk…” (Milliyet gazetesi, 28 ve 29 Kasım 2000).

 

Her şey yeterince net değil mi?

 

Lindemans Öcalan ne diyordu? :

 

“… bir siyasî taviz istemiyorum.. Ekonomik çıkar istemiyorum. Genelkurmay Başkanı söyledi, bir çerçeve var, başka bir şey istemiyoruz. O çerçeve bizim için yeterlidir…” (“Kendi Ağzından Abdullah Öcalan”, der. : Hasan Basri Özbey, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014, s. 56).

 

Milyonlarca şuursuz Kürt’ün hâlâ peşinden koştuğu böyle bir kişiyi TC Devleti neden durup dururken yok etmeye kalksın?! İşe yarayan bir elemanını neden sebepsiz yere harcasın?

 

“… Adalet Bakanlığı, büyük bir fedakârlık daha yaparak Öcalan için elindeki bakanlık ambulansını bile İmralı Adası’na gönderdi. Bakanlığın ambulansının adaya gönderilmesi ve bakanlığın tetkik hâkimlerinden birisinin de ambulans beklenirken masasının başında kalp krizi geçirerek ölümü büyük bir burukluğa neden oldu. Bakanlık çevrelerinde, ‘Öcalan için devlet, bakanlığın ambulansını bile adaya gönderdi. Devletin hâkimi de ambulans yokluğundan öldü’ isyanı yaşandı. Ancak bu acı ve büyük üzüntü yaşatan olay, bakanlığın koridorlarından dışarıya yansımadı… Öcalan’ın yaşaması Türk devletinin öncelikli sorunuydu…” (“İmralı’nın Perde Arkası”, Oya Armutçu – Lamia Ayhan, Ümit Yayıncılık, Ankara, 1999, s. 77 – 78, abç).  

 

Yarı-resmî bir kaynakta yer alan bu bilginin üzerine bir de Öcalan’ın bir itirafını daha ekleyelim :

 

“… Halkını maymunlaştıran TC, maymunlaştırılamayanı veya buna fırsat vermeyeni de katledip götürüyor. Bu bir gerçektir…” (“Sömürgeci Cumhuriyet Kirli ve Suçludur”, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 1996, s. 236).  

 

“1 numaralı terörist ve bebek katili” Öcalan katledilmediğine göre, kendisi faşist devletin kullandığı bir maymundur.

 

 

6 Mayıs 1996’da Öcalan’ın Şam’daki evinin yakınında yarım ton patlayıcı yüklü arabanın havaya uçması olayının içinde dönemin başbakanı Tansu Çiller’in olduğu biliniyor. Fakat Çiller gibi istisnalar, devlet politikasının dışına çıkarak hareket etmişlerdi :

 

“… Soruşturmamda askeriye adına hareket edenler, ısrarla bu ekibin sorumsuz olduğunu ve devletle kendilerini temsil etmediğini söylüyorlardı. İstemeleri halinde kendilerinin bu işi füzelerle daha başarılı yapabileceklerini belirtiyorlardı…” (“Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru”, cilt 2, Mem Yayınları, İstanbul, 2001, s. 189).  

 

Görüldüğü gibi Apo’yu yok etmek, hiçbir zaman devletin politikası olmadı.    

 

Gazeteci Tayyar Şafak, Süleyman Demirel başbakanken O’nunla birlikte Suriye’yi ziyaret etmişti. Şam’ı gezerlerken kendilerine Apo’nun kaldığı ev gösterilmişti. Hatta Hafız Esad, Apo’yu teslim etmeyi önermişti ama bu kabul edilmemişti o zaman (Tercüman gazetesi, 26 Mart 1993).  

 

Gerek Demirel, gerekse de diğer kilit konumdaki devlet yetkilileri, Apo’nun yaşatılması konusunda hep fikir birliği içinde olmuşlardı :

 

https://drive.google.com/file/d/0Bwl1nAYadcFCMXNZVV9FTDh5eEE/view?usp=sharing

https://drive.google.com/file/d/0Bwl1nAYadcFCa0FnMzhxNjFHRlE/view?usp=sharing

https://drive.google.com/file/d/1W6YQTm3besHF7ZEVUdvqA7-pDk7V86xp/view?usp=sharing

 

 

Apo’nun baş yardımcılarından Duran Kalkan şöyle diyor :

 

“… 1993’ten bu yana, Genel Başkan’ımız (Öcalan) Avrupa’da ve bazı diğer alanlardaki güçler için şunu söylüyordu : ‘Biz biraz zayıflarsak bize göz kırpılıyor, destek veriliyor. Türkiye biraz zorlanırsa Türkiye’ye destek veriliyor. Böyle ne yenilmek, ne de galip gelmek, ikisi de istenmiyor, çatışmanın sürmesi isteniyor…” (“1966 Yıl Sonra Uluslararası Komplo”, İrfan Doğan, Mem Yayınları, İstanbul, 2002, s. 197).

 

Evet, TSK-PKK “savaş”ının (Ne TC Devleti’nin PKK “lider”lerini yok etmeyi, ne de PKK’nin TC Devleti’ni yıkmayı veya egemenlik sahasını bölmeyi amaçladığı bir “savaş”tır bu) mümkün olduğunca sürmesi, gerçekte emperyalistlerin de istediği bir şeydir. Silah firmalarının para kasaları, bu bir türlü bitirilmek istenmeyen “savaş” sayesinde dolup taşmaktadır çünkü. Oluk oluk kan olan faturası da cahil ve fukara insanlara (özellikle de Kürtler’den olanlara) kesilmektedir (Hak-İş Sendikası’nın araştırmasına göre, TSK-PKK çatışmalarına sadece 1994 yılı içinde harcanmış olan parayla 155 milyon insan bir ay boyunca beslenebilir veya Türkiye’deki 7 milyon işsize asgarî ücret üzerinden 26 ay süresince maaş ödenebilirdi [Bkz. : “Ağrı Dağını Taşımak”, Selahattin Çelik, Zambon Verlag, Frankfurt, s. 298]. TC resmî verilerine göre, 1984 – 1998 yılları arasında ykş. 20 bini PKK’li olmak üzere en az 35 bin kişi, TSK-PKK “savaş”ı nedeniyle ölmüş ya da öldürülmüştür [a. g. k., s. 254]. PKK kaynaklarına göre ise 1984 – 1999 yılları arasında bu “savaş” yüzünden TC Devleti’nin resmî güçleri ykş. 42 bin ölü verdi. PKK’den ise  ykş. 8 bin kişi öldü. Ykş. 10 bin kadar sivil de hayatını kaybetti. Yani en az 60 bin insan bu “savaş” yüzünden öldürülmüş veya ölmüştür. Binlerce sakat da vardır [a. g. k., s. 250]).         

 

Yardımcı maymun Duran Kalkan, baş maymunun, yani Lindemans Öcalan’ın sözlerini unutmuş numarası yapıyor (Lindemans’ın lakabı da “King Kong”imiş! Hatırlamışken bunu da aktarayım size). Ne diyordu Öcalan? :

 

“… yürüttüğümüz mücadelede tek yönlü bir sonuç mümkün değildir ; mutlak başarı beklenemeyeceği gibi, öyle ölümcül bir yenilgi almak da söz konusu olmayacaktır…”  (“Kürdistan’da Halk Savaşı ve Gerilla”, Weşanên Serxwebûn Yayınları, 2002, Köln, s. 231).  

 

Bu bitirilmek istenmeyen “savaş”ta Apocular’ın hedefi nedir peki? Onu da Lindemans Öcalan söylesin :

 

“… Yunanistan’ın Batı Trakya’da bir Müslüman azınlığa tanıdığı haklardan başka fazla bir istemimiz yoktur…” (“1966 Yıl Sonra Uluslararası Komplo”, s. 210 – 211. Batı Trakya’daki Müslüman azınlığın Türk olduğunu ve Yunan devletinin zulmü altında yaşadığını, daha önce “Türkler ve Türkeş” başlıklı makalemde işlemiştim).    

 

Yani Kürtler için ulusal esaret devam etsin! Sınıfsal baskı da devam etsin, sömürülsünler! Ama eskiye nazaran eh, nispeten birazcık daha az şiddette! İşte size Apocular’ın adaleti! İşte bitirilmesini istemedikleri bu “savaş”taki kutsal (!) gayeleri!

 

 

Çar’ın ajanı Malinovski, Bolşevik Parti’nin beyin takımına sızmış ve partiye ağır zararlar vermişti. Ama partiyi ne imha edebilmiş, ne de kendi kontrolüne alabilmişti. Çünkü bu partinin beyin takımında Lenin gibi, Stalin gibi, Sverdlov gibi hakikî ve muhteşem devrimciler çoğunluktaydı o dönemde. Parti içindeki en kıdemli mevkide ise % 100 sadık ve güvenilir bir Bolşevik, bir deha, yani büyük usta Lenin oturuyordu.

 

Peki PKK için ne söylenebilirdi ve ne söylenmelidir? PKK’nin beyin takımı, hem ufak beyinli ve hem de ahlâksız (yağcılık ve yalakalıktan başka hiçbir “meziyet”i olmayan) kimselerden oluşuyor. En kıdemli mevkide ise kibir küpü bir manyak ve aynı zamanda bir Lindemans olan (Öcalan) var. Bu lanet örgütte, Öcalan’ın söylediği ve yazdığı hiçbir şey hiçbir şekilde eleştirilemediği için, PKK’ye parti değil, kontralar partisi ya da tarikat denmesi daha doğru olur. PKK, dinci-faşist bir cinayet şebekesidir. Bir bütün olarak elbette Ortadoğu gericiliğine ama esas olarak da ABD emperyalizmine ve faşist TC Devleti’ne hizmet etmiştir, etmektedir :  

 

“… Bütün kitapları araştırın, bu dünyada benim kadar kılı kırk yararak adım atan bir kişi yoktur…” (A. Öcalan. “Özgür Halk” dergisi, Mart 2008, sayfa 21).

“… Hz. İbrahim Urfalı’dır. Ben de Urfalı’yım…” (A. Öcalan. “Çağdaş Özgür Halk” dergisi, Şubat-Mart 2007, sayfa 45).

“… Peygamberimiz güzel ifade etmiştir : Rahman ve rahim olan Tanrı adıyla…” (A. Öcalan. “Özgür Halk” dergisi, Mart 2008, sayfa 50).

“… Ortadoğu’da İslam’ı en iyi yaşayan benim… Ben de Müslüman’ım, sağduyulu bir Müslüman’ım…” (A. Öcalan. “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa”, Weşanên Mezopotamya Yayınları, Şubat 2016, Neuss, s. 174 ve ve 237).

“Türkiye’de düşünüldüğü gibi, kesinlikle Türkiye aleyhtarı… anti-Türkiye temelinde, Türkiye’ye karşı komplo temelinde özel bir kalış değildir buradaki (Suriye) varlığımız…” (“Kürt Dosyası”, Rafet Ballı, Cem Yayınları, İstanbul, 1993 [4. Baskı], s. 306).  

“… Önder Apo’nun yarattığı Kürt, yeni bir Kürt’tür. İşbirlikçiliği, ihaneti, teslimiyeti her koşulda reddeder…” (“Ülkede Özgür Halk” dergisi, Nisan 2007, sayfa 8).     

“Bizim onlarla (PKK) hiçbir problemimiz yok” (ABD’li Korgeneral Jay Garner’ın sözü. “The Guardian”dan aktaran Günaydın gazetesi, 21 Temmuz 1991).        

http://www.aksam.com.tr/dunya/irandan-ocalan-itirafi/haber-343955

https://drive.google.com/file/d/17SaCS-S5CrR9WxA8J3PrIGHFC5AIJSE1/view?usp=sharing

https://drive.google.com/file/d/1_gZRcztFF4hhy8zI5K0l6w47VHpek069/view?usp=sharing

https://drive.google.com/file/d/1FVLUqS6MeauN0_pL5UTAQGi5RNM1aBYQ/view?usp=sharing.

 

 

Öcalan’ın Suriye’den ayrılıp ülke ülke gezdikten sonra Türkiye’ye gelmesinin ve önce “sorgu”sunda, ardından da mahkeme kürsüsünde faşizme alenen biat etmesinin esas amacı da psikolojiktir. Bu davranışla adeta şu mesaj verilmek istenmiştir kitlelere : “Emperyalistlerle ve işbirlikçileriyle hiçbir şekilde başa çıkamazsınız. Onlar öylesine güçlüdürler ki, kaçmanız ya da saklanmanız boşunadır. Nereye giderseniz gidin, sizi bulunduğunuz delikten çıkarırlar ve onlarla savaşamazsınız. Onlara karşı koyamıyorsunuz, geçen onlarca yıllık zamanın, boş yere verdiğiniz on binlerce can kaybının da gösterdiği gibi karşı koyamazsınız zaten. Ancak onların müsaade ettiği, onların çıkarına hizmet ettiği kadar bir mücadele yürütebilirsiniz ve yürütmelisiniz. Bakın, o Tanrı haline getirdiğiniz lideriniz bile yurtseverliği, devrimciliği tamamen bıraktı. Siz de O’ndan ibret alın ve artık  bırakın bu modası geçmiş düşünceleri! ”. Apo eğer isteseydi, şu an İmralı’dan çok uzaklarda olabilirdi (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/ocalanla-ilgili-8-5-yillik-sir-ortaya-cikti-6688037 ; http://www.hurriyet.com.tr/gundem/ocalanla-ilgili-8-5-yillik-sir-ortaya-cikti-6688037).

 

Öcalan, “…Ben Kürtler’in teslim alınması adına buraya (İmralı) getirildim…” (“Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa”, Weşanên Mezopotamya Yayınları, Şubat 2016, Neuss, s. 41) diye boşuna yazmamıştı. İmralı sürecindeyken bile PKK’daki yardımcılarıyla yazışmasına olanak tanınması (“Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü”, Mezopotamya Yayınları, 2012, Neuss, s. 377) da bu görüşü doğrulamıyor mu?

 

“… Düşmanın partileri ne sağcıdır, ne solcudur. Onlar düşmandır. Bunlar karşılarında duracağımız güçlerdir. Sağcısı, solcusu sahtekârdır. CHP’si katliam uyguladı. Adalet Partisi de uyguladı. Bunu ANAP da uygular, SHP’si de uygular, DYP’si de uygular. Bunlara aldanmayalım… Saldırın işbirlikçinin – hainin evine, benzin döküp yakın! Evini yakamıyorsanız, tarlasını, arabasını, varsa fabrikasını yakın!… Aranızda tek bir hain kalmadığı zaman köyünüz bir kaledir…” (“Kürdistan Yurtseverliği ve Ulusal Kurtuluş Cephesi”, Zagros Yayınları, İstanbul, 1993, s. 248 – 249) satırlarının sahibi olan Öcalan, bu sözlerinde eğer zerre kadar samimi olsaydı, O’na devlet tarafından  bu fırsat verilir miydi hiç? Hayır! “Devrimci” maskeli Kürt Lindemans, gerçek görüşlerini bambaşka şekillerde ifade etmişti oysa. Mesela, 3 Nisan 1999 tarihinde, Kürt devleti kurmanın mümkün olmadığını, zaten buna gerek de kalmadığını, mevcut TC Devleti içerisinde her şeyin gerçekleşmesinin mümkün olduğu beyanında bulunmuştu (“İmralı’daki Konuk”, ArslanTekin, Bilgeoğuz Yayınevi, 2009, İstanbul, s. 264 ve 535).

 

Ve şempanze Öcalan’dan bir bomba itiraf daha geliyor. İyi okuyun :

 

“… SONUÇ OLARAK DESCARTESVARİ BİR KUŞKUCULUK HASTALIĞI ZİHNİMİ SÜREKLİ KEMİRDİ. İNANILACAK, BAĞLANILACAK HİÇBİR DEĞER TANIMAMA DURMUNA DÜŞTÜM… ÜNİVERSİTEYE KADAR OKUMAM, DEVRİMCİLİĞİM, DAHA ÖNCEKİ DİNCİLİĞİM HEP DOSTLAR ALIŞ-VERİŞTE GÖRSÜN TÜRÜNDEN GÖSTERMELİKTİ…” (“Demokratik Toplum Manifestosu (Kapitalist Uygarlık)”, Mezopotamya Yayınları, Neuss, 2009, s. 17 – 18, abç).     

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.