Üretimin aşırı merkezileşmesi, finans kapitali oluşturarak, sermaye ihracının yolunu açmıştır. Sermayenin ihracıyla birlikte dünyamızın paylaşımı da yakıcı bir şekilde gündeme oturmuş, ve dünya savaşları bu süreçle birlikte başlamıştır. Tekeller arası rekabet yeni dünya savaşlarını her an yeniden tetikleyebilir ve şu an içinden geçtiğimiz süreç, özünde bir üçüncü dünya savaşı sürecidir. Bu süreçle birlikte, kapitalist sistem yeni sürece uygun politikalar geliştiriyordu. Bu politikaların, devrimci siyasetler, strateji ve taktikler üzerinde büyük etkileri daha sonradan görülecektir ve süreç bugün en genel anlamıyla bu değişimleri Marksist-Leninistlerin önüne koymuştur.

Kapitalizmin ana merkezi İngiltere, bu süreçten çıkardıkları tecrübelerle işçi mücadelelerini kontrol altına almış, ve emekçi mücadeleleri, Kapitalist burjuvazinin işçi sınıfı içindeki burjuva kapitalist ajanlar üzerinden aristokrat bir revizyonist sınıf yaratılarak, emek mücadelelerini bu yöntemle kontrol altına almıştır. Bu strateji, 19.yüzyılın sonlarında kapitalizmi gelişmiş emperyalist ülkelerin, proletaryalarıyla olan keskin çelişmeleri, revizyonist, burjuvazinin proletarya içindeki ajanları üzerinden, sınıf hareketleri liberal ve sınıf uzlaşmacı bir çizgiye oturtularak bu ülkeler devrim coğrafyası olmaktan çıkarılmıştır. Bu süreçte Avrupa işçi sınıfı, kendi burjuvazisinin kuyruğunda, sömürgelerden elde edilen olağan üstü sömürüye ortak olmuş, bu sömürüden pay almış ve susmuştur. Kapitalist sistem, işçi sendikaları ve çeşitli demokratik kitle örgütleri üzerinde kurduğu kontrolle rahatlamış ve demokratik yeni bir takım açılımlarla sınıf mücadelelerini bu tür ülkelerde uzunca bir dönemdir gündemin dışına atmıştır. Kapitalist sistemin yaşadığı bu değişim, bilimsel sosyalist ve Marksist saflarda da yeni sorunlar yaratmış ve revizyonizm bu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu süreç Avrupa işçi mücadeleleri, sosyalist mücadeleler ve sosyalist hareketler arasında büyük bölünmelere yol açarak, revizyonist bir sürece evrilmiştir. Bu basit çıkarlar, Avrupa işçi sınıfının revizyonistleşerek, kendi tarihine basit çıkarlar uğruna ihanet ettiği bir süreçtir. Revizyonizm, kapitalist sistemin yaşadığı değişimin ve yeni stratejilerinin bir ürünüdür. Bu süreçte işçi aristokrasisi değil, yani üst burjuvalaşmış bir elit değil, tüm işçi sınıfı sisteme kazanılmıştır. İşçi aristokrasisi, bizim gibi zayıf ekonomilerin sorunudur, yani yarı sömürge, bağımlı ülkelerin sorunudur. Bizim gibi ülkelerde burjuvazi, işçi sınıfını bir bütün sisteme entegre edemediği için, buna ekonomik olarak gücü yetmediği için, aristokrat bir elitler grubu üzerinden sınıf hareketlerini ve sendikaları kontrol etmektedir. Kapitalist emperyalist ülkelerde ise burjuvazi, komünistler-marksist-leninistler dışında ki bütün işçileri kendi payandaları yapmıştır. Revizyonizm, özellikle birinci paylaşım savaşı öncesi ve sonrası kökleşerek hayat bulmuş ve bu süreçte Avrupa ülkelerinde sosyalist hareketlerin hemen hemen hepsi, çok az komünist -marksist-leninist kadro hariç emperyalizmin destekçisi olmuşlardır. Emperyalizm bu süreçte yeni bir olgu olarak ortaya çıkmış ve Lenin bu süreci doğru analiz ederek, Büyük Ekim Devriminin strateji ve taktiklerini bu sürecin ruhuna ve gelişimine uygun olarak saptamıştır. Lenin’ in emperyalizm çözümlemeleri, emperyalizm konusunda kafa yoran dönemin burjuva aydınlarından ayrışarak, kapitalizmin ulaştığı süreci yeniden analiz ederek, emperyalist savaşların bu süreçteki önemini özellikle işlemiş, emperyalizmin bir savaş makinesi olduğunu çok net bir dille ortaya koymuştur.

Emperyalist ülkelerin işçi sınıfının ”sosyal emperyalist” bir karaktere büründüğünü, sömürge ve bağımlı, yarı bağımlı ülkelerde emperyalistlerin yürüttüğü savaşları destekleyerek, kapitalizm le işbirliği yaptığını tespit etmiş ve dünya halklarını ezen ve ezilen olarak iki kampa ayırmıştır. Emperyalist sistem, 1.nci ve 2.nci paylaşım savaşlarıyla, ezilen dünya üzerinde büyük bir sömürü ağı kurmuş, kapitalizmin eşitsiz gelişimi ve rekabetçi karakteri dünyayı yeniden bir savaş sürecine sokmuştur. Emperyalizm Özünde Bir Savaş Makinesidir. Emperyalizmin tarihini incelediğimizde, emperyalizmin dünyaya barışı değil, savaşlar getirdiği, sonu gelmez dünya savaşlarına yol açtığı çok net görüle cektir. Emperyalist savaşlar, bu ülkelerde ki işçi sınıfını da ekonomik olarak, çalışma ve yaşam standartlarına ilişkin olumsuz etkilemiş ve emperyalist ülkelerde de de giderek devrimin alt yapısını oluşturmaktadır. Emperyalist Savaşların, genel anlamda dünya gayrı safi yıllık üretimini olumsuz etkileyerek, işçi sınıfının yaşam kalitesini olumsuz etkilediği pratikte ortaya çıkmıştır. Emparyalistlerin, emperyalist işgal ve sömürüyle kendi ülkelerinde yükselttiği işçi sınıfının yaşam standartları, yeniden paylaşım savaşlarıyla büyük ekonomik ve toplumsal yıkımlar yaşamış, işçi sınıfı, emekçiler büyük yoksulluğa mahkum edilmiştir. Bütün bu nedenlerle sömürge, bağımlı, yarı bağımlı ülkelerin işçi sınıfı, emperyalist sömürü ve talana karşı, daha devrimci ve daha aktif dünya devrim cephesine katkılar sunmaktadır. Marksistler, emperyalizm sorununu, 1898 İspanya- ABD savaşıyla, 1899 da, Güney Afrika ( Boer, Hollanda asıllı Güney Afrikalı ) İngiltere savaşları sonrasında gündemlerine almışlar ve birinci dünya savaşıyla araştırmalarını derinleştirmiş ve Lenin’in emperyalizm teorisi bu gelişmeler ve çalışmalar üzerine mevcut tartışmaları aşarak sağlam bir zeminde kuramsallaşmıştır. Marx, Louis Bonaparte’ın Onsekizinci Brumaire’i eserinde emperyalizm sözcüğünden bahseder ve sözcük ”Bonapartizm ”anlamında ifade edilmiştir. İlk işgalci güç İngiltere’nin 1882′ de Mısır’ ı işgaliyle başlayan savaş sonrasında, Öncelikle Afrika emperyalist güç mücadeleleriyle paylaşıldı. Kapitalizmi buna iten temel etken, sermayenin aşırı yoğunlaşması ve kapitalizmin büyüyerek, kendi sınırları dışına taşınma ihtiyacı duyma isteğidir. Artan ve aşırılaşan tasarufların yatırıma aktarılması, biriken stokların değerlendirilmesi , düşmekte olan kar oranlarının arttırılması, kapitalizmi yeni pazar ve yatırımlara zorlamıştır. Bu yeni sömürü ve saldırganlık, çeşitli ülkelerde büyük direniş ve tepkilere yol açmış ve emperyalizmle dünya halkları arasındaki çelişme de bu süreçle başlamıştır. 1898’de ABD’nin Filipinler’e saldırması, Filipinler’de anti emperyalist bir cephenin oluşmasına yol açmıştır. Bu süreçte emperyalist ülkelerin sosyalistleri, emperyalizme karşı tavır geliştirerek, emperyalistlerin bu sömürgeci emellerinin kendi ülkelerinde de büyük bir baskı aracına dönüşeceğini bekliyorlardı. Onlar Lenin’in emperyalizm tahlilini çok kavrayamamışlardı ve hala bu konuda geri bir çizgideydiler.

Bu süreçte emperyalizm iki farklı strateji izlemiştir. Emperyalistler, bazı ülkelerde askeri güçlerini büyüterek, bu güçle devleti de güçlendirdiler ve baskıları dahada ağırlaştırdılar. Bazı ülkelerde ise sömürgelerden aldıkları aslan pay ile, bu ülke hakim sınıflarının daha demokratik ve daha esnek davranmalarına ve burjuva demokrasisinin genişlemesine, sendikal hak ve özgürlüklerin tanınmasına yol açmıştır. Avrupalı sosyalistler, kendi ülkelerindeki baskıların artacağı endişesiyle emperyalizme tavır almışlardır, yoksa ki; ikinci nedenden ötürü değildir bu tavır alışları… Bu süreçte, İngiltere asıllı Marksist Ernest Belfort Bax, dönmin sosyal demokrat ve sosyalistlerinden farklı olarak,sömürgeciliği şiddetle reddederek, Avrupalı emperyalist saldırganlığa ve sömürgeciliğe karşı sömürge halkların yanında tavır takınmış ve bu saldırganlara karşı silahlı mücadeleyi savunmuştur. Alman Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Vilheim Liebknecht marksistlerin aksine, işçi ücretlerini arttırarak,iç piyasaya canlılık kazandırmayı ve iç talebi arttırarak, aşırı üretim ve nüfus fazlası sorunlarının çözüleceğini savunuyordu. Sonrasında Fransa İşçi Partisi 1895 te ki kongresinde sömürgeciliğe karşı çıkarak bu doğrultuda bir karar almıştır ancak, buradaki amaç, üretici proletaryanın kanı ve canı pahasına, mülk sahibi sınıfın kar alanlarının arttırılması yönündedir. Dönemin önemli çalışmalarından biri de John.A. Hobson’un Emperyalizm kitabıdır. Hobson Afrikaya bi zat giderek sömürgeciliği yerinde incelemiş ve 1902’de bu çalışmalarını yayınlamıştır. Hobson, emperyalizm konusundaki temel teorisini, emperyalizmin ülke içindeki talep yetersizliğinin çözüm arayışı üzerine kurmuştur. Gelir ve servet dağılımındaki dengesizliği sömürgeciliğin esas kaynağı olarak saptamış, ve ülke içindeki ücretlerin artırılması yoluyla ekonomik dengelerin yeniden kurulacağını, iç pazarın üretilenler için yeterli bir pazar olacağını savunmuştur. Bütün bu tartışmalar Marksistler arasında ciddi tartışmalara ve ayrışmalar yol açarak, bir çok Marksist , işçi sınıfının militarizme ve emperyalist sömürgeci politikalara karşı çıkacağını öngörmüştür. Bütün bu yanlış eğilimlere karşı Lenin, Marx ve Engels’in marksist çizgisine derinlik kazandırarak ve oradan kök alarak, Marksistler arasında boy veren, oportünist ve revizyonist çizginin aksine işçi sınıfının tümünün, yada en azından bir kısmının burjuva politikalara teslim olduğunu ve emperyalist sömürgeciliğe karşı kendi burjuvazisinin yanında saf tuttuğunu saptamıştır. Birinci paylaşım savaşından etkilenen bütün emekçiler ve halklar büyük bedeller ödedi, bu yenilginin faturası yenene de yenilene de büyük faturalar çıkardı ve bu faturanın en büyüğünü emperyalist ülkelerin işçi sınıfları ödedi. Bu büyük krizler nedeniyle İngiliz ve Fransız ordularında çok büyük ayaklanmalar patlak verdi. Bu süreç, işçi sınıfının barış sürecindeki sınıf uzlaşmacı tavrını değiştirerek, yeniden mücadele çizgisine dönüşünü sağlamıştır. Lenin, bu süreci de doğru analiz ederek Büyük Sovyet devrimine büyük dehasıyla ve bütün gücüyle yüklenmiştir.

Erdoğan ATEŞİN

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.