SOSYALİZM,YÖNTEM VE SÜREKLİLİK
Dünya ve Türkiye devriminin teori ve programı, Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao değerlendirmesinden değil, günümüz dünyası ve Türkiye’sinin pratik ve teorik analizinden ve bugünkü devrimci olanakların tartışılmasından çıkacaktır. Sosyalizmin bugünkü teorik temel sorunu iki binli yıllarda, insanlık nereye doğru gidiyor, dünya nereye gidiyor sorularına cevap aramaktır. İnsanlık kapitalizmle birlikte bir çıkmazın içine girmiştir ve bu çıkmazını 1917 ekim devrimiyle aşmaya çalışmış ise de başarısızlığa uğrayarak, bugün yeni arayışlar içerisine girmiştir.
Süreç, bugün bu durumun tahlil edilmesini teorik olarak dünya devrimcilerinin önüne koymuştur.Teori, bütün bu süreçlerin yeniden tahlil edilmesidir. Ancak görünen o ki, özellikle Türkiye devrimci hareketi kendi sorunlarından uzaklaşarak, hakim sınıfların yarattığı gündemin peşinden adeta koşar duruma gelmiştir. Gündemi de yorumunu da artık hakim sınıfların kendisi belirlemektedir ve devrimciler bu gündemin peşine takılarak,Türkiye’nin sorunlarına ve Türkiye devrimine çözüm aramaya çalışmaktadırlar. Bir çok devrimci ve sosyalist ise tamamen süreçten koparak, sistemin yedeğine düşmüştür. Yine devrimci cephede saf tutmaya çalışan bir çok hareket ve yapı da demokrasi budalalığı yaparak, sınıfsal bakış açısından uzak, Kürt ulusal hareketinin peşine takılmış ve ulusal hareketin kuyrukçusu durumuna düşmüşlerdir.
Devrimin ideolojik inşası ciddi bir önderlik gerektirir. Hiç kimse kendi saplantılarını devrimci kolektife dayatamaz. Her devrimci, devrimin önündeki sorunları aşmakla mükelleftir. Ancak 1980′ den sonra devrimci bütün yapılarda karşı devrimin ağır saldırıları karşısında, tartışma ve yeniyi üretme neredeyse rafa kaldırıldı,yenilgilerin faturası şiddet kullanmak yöntemleriyle belli insanlara fatura edildi. Bu kaba, devrimci olmayan araç ve yöntemler, devrimci harekette, sınıf çizgisini terk etme ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak devrimci olmayan profan sosyalist, liberal anlayışları hakim kıldı.
Yaşamdan, pratikten kopuk, salt kitabi bilginin en doğru bilgi olduğu düşüncesi devrimci yapılarda esas akım haline geldi.”Kutsal” kitaplar gibi, bir kaç klasik dışında kitap okumak, araştırma ve inceleme yapmak neredeyse unutulmuştu. Teorinin pratikten, hayatın kendisinden çıkacağını kavrayamayarak, derin hatalar yapıldı. Oysaki Marx’da ,Lenin’de, Mao’da yaşadıkları dünyanın, yaşadıkları ülkelerin sınıflar pratiğinden teorilerini çıkarmışlardı, çünkü teori mücadele zeminlerindeydi.
Kısada olsa geçmişte sosyalizm deneyimi yaşayan ülkelerin devrimci sınıf pratiği, şüphesiz çok önemlidir, ve mutlaka araştırılması gereken bir pratiktir. Rusya ve Çin devrimleri farklı zaman ve mekanların devrimleriydi.O süreç akıp gitmiştir ve bir daha dünyada ve dünyanın değişik ülkelerinde aynı süreci, aynı koşulları yakalamak olanaksız. Bu akan bir ırmakta yıkanırken, bir dakika sonra bile aynı suda yıkanılamayacak kadar imkansızdır. Çünkü o günün dünyasıyla, bugünkü dünya, zaman ve mekan tamamen farklılaşmıştır. Yine o günün ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel dünyasıyla, bugünkü dünya çok farklıdır. Uluslararası ilişkilerde, güç dengeleri kıyaslanamayacak kadar farklıdır.
Bugünkü teorik çabamızı kapitalizmin yeniden tahlil ve eleştirisine yönelterek, yeniden ciddi bir sınıfsal, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel analiz yapmak alanın da yoğunlaştırmalıyız. Çıkarlar muazzam bireyselleşmiş ve insan kendisine yabancılaşarak, kapitalizmin azgın dişlilerine sıkışmış, adeta kendisini inkara yönelmiştir.
Türkiye ne 1917’in Rusya’sı, Nede 1920′ in Çin’dir.Türkiye’de devrimci teori,Türkiye’nin devrimci pratik süreçlerinden çıkacaktır, yani bu topraklardan çıkacaktır. Bu toplumu anlamadan, bu toprakları koklamadan ve yine bu topraklarda yaşayan farklı ulus ve azınlıkları en küçük dokularına kadar anlamadan, nasıl analiz edilir bir ülke?. Bu süreçlerin, kopmaksızın birbirleriyle olan ilişkilerini doğru analiz etmekte bir o kadar önemlidir.
Çünkü tarihsel süreçlerin tahlilinde bir süreklilik vardır ve bu süreklilik geçmişe takılıp kalmak değildir. Tarihsel materyalizm, tarihsel süreçler içerisindeki bağlantılarıyla birlikte geleceğe yönelir. Toplumların sınıflara ayrışması tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir. Hegemonyanın tarihi de sınıf mücadeleleri kadar eskidir. Bu süreçle birlikte sınıflara ayrışmış olan toplumlarda, her sınıfın farklı rolleri vardır ve her sınıf bu süreçle birlikte,tarihsel olarak kendi rolünü oynamaya başlamıştır.
Yeni ile eski arasındaki çelişki ve zıtlıkların, hem kurumsal hemde sınıfsal yanları var. Özünü çelişme ve mücadelenin belirlediği, tarih teorisinde kurumların ve sınıfların yöntem olarak aldıkları tarihsel konumlar, onları salt adlandırmaktan, formlara takılıp kalmaktan daha da önemlidir. Orta-çağ tarihçiliği ile bugünkü burjuva sosyolojik tarihçiliği arasındaki farkı konuyla ilgilenen herkes bilir. Burjuva tarihçiliği ile sınıfsız toplum savunucularının, tarihsel materyalist anlayışın savunucularının farklılıklarını da bilir. Burjuvazinin sosyolojik tarihçiliğinde ve sınıfsızlığı savunanların tarihçiliğinde, sınıfların tarihsel konumları ve tarihsel rolleri ön plana çıkar. Bu sürecin ortaya çıkma, gelişme ve yok olma dönemleri vardır. Bütün bunlar süreçlerdeki süreklilik ve kopuşlardır.
Orta-çağ da düşünce ve tarihçilik analitik değildir, formeldir ve formun kendisini esas alır. Onu sadece isimlendirir, ötesine geçmez, orada nedenler ve niçinler yoktur, bu tür sorular sorulmaz.Tarihsel materyalistler ise kavramlara, isimlendirmelere ve onların geçmiş ve gelecekle olan ilişki ve çelişkilerine geniş yer ayırır ve kavramları doğru anlamak, tanımlamak ve bilince çıkarmak bilimsel bir gerekliliktir. Bugünkü Türkiye solu, şeylere takılıp kalmak, geçmişi bugünde yaşamak, geçmişi tekrarlamak, süreci ve zamanı irdeleyememek, anlayamamak; salt formlara bağlı kalarak aslında idealizme saplanmış ve bilimsellikten kopmuştur.
Sol; süreçler, zaman ve mekan, sosyalizm deneyimi yaşamış ülkelerin geçmiş sosyo ekonomik, sosyo politik durumları, bugünde muhafaza edilerek, devrimci dönüşümü, geçmişin gereklilikleri üzerinden yapmak gibi, derin bir yanılgıya ve felsefi idealizme düşmüştür. Çünkü bugünkü sol, sosyalizmi bir süreç olarak değil, bir dogma olarak ele almaktadır. Oysaki sosyalizm, geniş halk yığınlarının, emekçilerin aşağıdan yukarıya doğru mevcut siyasi iktidarı kuşatma hareketidir. Kuşatma başladığı andan itibaren süreç başlar, burada temel sorun süreci ileriye doğru işletebilmektir.
Bu süreç gerilemeler içinde büyük ilerleme ve sıçramalarla devam eder. Bütün bu süreç boyunca işçi sınıfı ile burjuvazi, sosyalizmle kapitalizm, bilimsel sosyalizm ile revizyonizm arasındaki mücadele durmaksızın devam eder. Bu çelişkiler o kadar karmaşıktır ki aslında, genelde toplumun bütün kurum ve ilişkilerinde devam edecektir. Sosyalizm, tüm bu çelişmelerin süreç içerisinde emekçilerden yana çözülmesine hizmet eder ve giderek sınıfsız bir toplum yaratmanın koşullarını yaratır.
Bu süreç çok uzun bir süreç olmakla birlikte, henüz kimin kazanacağı kesin belli olmayan, ciddi iniş ve çıkışların yaşanacağı çok farklı mücadele biçimlerini içerir. Bu çelişmelerin bir çoğu kendi konjonktüründe ortaya çıkarlar. Sosyalizm, bütün toplumun kurtuluşunu kucakladığında, sosyalizm sürecini tamamlar. Zaten o süreçten sonra insanların yönetilmesine gerek kalmaz, yalnızca araçlar yönetilir. Buda sosyalizmin çelişkilerinin çözüldüğü anlamına gelir. O nedenle bugüne kadar hiç bir ülkede gerçek anlamda sosyalizm yaşandı diyemeyiz. Yaşananlar sadece basit birer deneyimdi.
Bir ülkede sosyalizmi kurmak demek, o ülkede iktidarın kontrolü sosyalizmi kuran sınıfın denetiminde olacak demektir. İktidarın kontrolü, üretim araçlarının kontrolü anlamına gelir. Sosyalizmde temel ilke, ”herkesin emeğine göre” ilkesidir ve bu süreç giderek adım adım ”herkesin ihtiyacına ve yeteneğine göre” ilkesine dönüşür. Bütün bu alanlarda ideolojik olarak genel hegemonyanın oluşturulması, toplumun örgütlendiği bütün alanlarda iktidarın gerçek anlamda kuşatılması, yani ele geçirilmesini gerektirir.
Sosyalizme geçişi, sınıflar ve toplumdaki farklılaşmaların ortadan kaldırılması açısından da tanımlamak mümkün. Bu süreçle birlikte kol emeği ile kafa emeği, şehir ile köy, sanayi ile tarım arasındaki farklılıklar yavaş yavaş ortadan kalkar. Bu genel bir doğrudur. Ancak sosyalizm koşullarında sosyalizmin mi kapitalizmin mi kazanacağı sorunu hala kuvvetle mevcuttur. Burada tayin edici olan, söz konusu ülkenin yeni bir devrime ihtiyaç olmaksızın, toplumsal farkları ortadan kaldırma yönünde ki olanaklarının olup olmadığıdır. Bu durumu saptamak, bu konularda düşünce geliştirmek ise bir analiz sorunudur.
Bu realite bizi, süreçleri tahlil etmeye yani; yeniden analiz yapmaya yöneltiyor. Burada temel sorun iktidara yön veren sınıfın hangi sınıf olduğu sorunudur. Bu süreçte dönem dönem işçi sınıfı iktidardaki ağırlığını kaybedebilir. İşte bu durumlarda sürece şiddetle mi, yoksa daha farklı barışçıl ideolojik mücadelelerle mi müdahale edileceği tartışılır. Burada temel kriter, ideolojik plandaki değişikliklerin üretim ilişkilerine, genel anlamada sosyoekonomik yapıya ve kurumlara nasıl yansıdığıdır, ve sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz bir karaktere taşınıp taşınmadığı dır. Bütün bu gelişmeleri doğru saptamak, sürecin içinde barındırdığı çelişkileri doğru kavramak, doğru bir analizle mümkündür. Dünyamızın hala kapitalist kuşatma altında olduğu gerçeği de unutulmamalıdır çünkü, uluslar arası ilişki ve çelişkilerden bağımsız tahlil yapılamaz.
Tarihsel süreçler ve çözümler, idealler aleminde ve olması gerekenler düzleminde değil, kendi süreçlerinde var olan alternatifleriyle gerçek yerlerine otururlar.Çünkü her verili tarihsel süreç ve süreçlerin tarihsel konumu, mevcut dönemde var olma olanaklarıyla kıyaslandığında ancak anlaşılabilir. Çünkü sosyalizm, bir dogma, bir kalıp değil, bilimsel bir süreç bilimsel bir yöneliştir. Sosyalizm koşullarının henüz oluşmadığı ülkelerde bu deneyimin dayatılması fazla bir şey ifade etmez. Yani bu tip ülkelerde direk sosyalizme geçişin koşulları yoktur.
Bu süreç, emekçilerin ellerinde sosyalist uygarlık programıyla iktidarı kuşatmalarıyla başlar, ve bu sadece bir başlangıç ve ilk adımdır. Süreç bütün sınıfların ortadan kaldırılmasıyla ,yani komünizm le tamamlanır. Sürecin tamamlanmasıyla, sınıfsal bütün sömürü, yabancılaşma ve baskı bütün sebep ve sonuçlarıyla birlikte bütün kökleriyle tarihe karışır. Bu süreçte kafa emeği ile kol emeği, şehir ile köy, tarım ile sanayi arasındaki farklılıklar ortadan kalkar ve bu süreçten sonra insanların yönetilmesine gerek kalmayacak, sadece eşyalar yani araçlar yönetilecektir.
Sosyalizmle birlikte hakim mülkiyet biçimi olacak mülkiyet; toplumsal mülkiyettir, bir devlet mülkiyeti değildir. Çünkü toplumsal mülkiyet, insan emeğinden soyutlanmış bir mülkiyet biçimi değildir, toplumsal mülkiyet, mülksüz emekçiler ve işçiler tarafından üretilen emektir. Sosyalizm süreçlerinde toplumsal mülkiyet, adım adım devlet mülkiyetine dönüşmüş ise, orada artık tehlike başlamıştır. Sosyalizmde hala metalar parayla satın alınır, para piyasada bir dolaşım aracıdır. İşçi-emekçi ürettiğini pazardan parayla almaktadır, yani hala ürettiğine yabancıdır. Bütün bu çelişkiler ortadan kalkmadan, kapitalist yeniden restorasyon tehlikesi her an vardır. Toplumsal mülkiyette emekçilerin paylaşım üzerindeki etkinlikleri, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin yerini alır. Üreterek paylaşanlar devreden çıktığında, özel mülkiyet geri gelmiş demektir.
O nedenle sosyalizm, hukuki olarak salt bir toplumsal mülkiyet değildir. Emekçilerin toplumsal mülkiyet üzerindeki kontrolünün ,denetiminin kalkmasıyla, farklı farklı gurupların özel mülkiyeti oluşur. Yani emekçilerin üretim üzerindeki denetimleri kaybolduğunda, üretime ve ürettiklerine yabancılaşarak, kontrolü kaybederler. Bu durum sosyalist her hangi bir kurumun, kuruluşun (fabrika, kooperatif, komün v.s.) da yaşanabilir. Çünkü buralarda hala iki farklı zıtlık bir aradadır. Bu zıtlık, emekçilerin üretim üzerindeki denetimlerini derinleştirmekte verdikleri mücadelede billurlaşır. Burada her ne kadar emekçiler kendi sosyoekonomik ilişkilerini hakim kılmış iseler de, tehlike hala kuvvetle vardır. Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuç, çelişmelerin bütün olumsuz yönleriyle sosyalizm sürecinde var olduğu gerçeğidir. Bu çelişmelerin bittiği yerde toplum artık farklı bir aşamaya girmiştir diyebiliriz.
Erdoğan ATEŞİN

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.