Felsefe Alman,philosophie) (Frn.philophie) (İng.philophy) (Yun.philophia-phillo: sevgi. Sophia: bilge,bilgelikj) olarak ifade edilir. Eski Yunan’da bilgeliği ve hikmeti seven (philosophos) anlamında kullanılmıştır. Sufiler, İslam da dinsel inançların örnek insanlarıdır. Daha sonraki süreçlerde Sufiler, onların yolunu sürenlere ”mutasavvıf) denilmiştir. Eski Yunanda hikmet ve bilgelik yolunda olanlara, göreli, iyiyi ve hikmeti arayanlara feylozof denilmiştir. O nedenle felsefenin etimolojisi hep bilgeliği doğruyu (hakikati) aramıştır ve bu disiplin için de hareket etmiştir. Bilme, öğrenme ve bilgiyi derinleştirme, hakikate ulaşma felsefenin özünü oluşturmuştur. Böylece doğru bilgiye ulaşma ,bilgi edinme, var olanın gerçekliğine (realite)ulaşma çabası tarih boyunca felsefi bir çaba olarak bu günlere kadar gelmiştir. İnsanın bilme merakının bu sürecinde iki farklı şematik anlam ortaya çıkıyor. Birincisi; kurumsal olarak, yalnızca bilmeyi, mevcut olanı, var olanı bilmeyi ifade eder. İkincisi; nesnel gerçekliğin üretim sürecini esas kabul eden ve onu temel alan bilmedir,(praksis). Buradaki bilme eyleminde evrene ve doğaya egemen olma, onu denetim altına alma, değiştirme ve dönüştürme çabası gizlidir, saklıdır. O nedenle daha sonraları, kuram ile uygulama arasındaki bağıntı sorunu, felsefe tarihinin temel problem alanlarından olmuştur. Salt düşünceden (idea) hareket ederek, gerçeğe ulaşabileceğini savunan anlayış ve görüş ve bu iki farklı süreç arasındaki ilişki sorunu, genelde idealizm ile materyalizm arasındaki antagonist, uzlaşmaz çelişmenin temeli ve esas çatışma alanı olmuştur. 16.yy.sonrası Avrupa’sında, merkantalist, ( 16.17.ci yy’ lar arasında Batı Avrupa’da etkinlik kazanan bir ekonomik doktrin) ekonomik yapının yeniden bilimsel ve teknolojik gelişmelerin ulaştığı boyut, teoriyle pratik, kuram ile uygulama süreç içerisinde giderek daha da bilimsel bir alana kayarak, bu iki farklı bakış açısına kısmen de olsa katkı sağlamıştır ve açıklık getirmiştir. Bilimsel yöntemlerin temelinde kuram uygulama bütünlüğü vardır. Bilginin kaynağı ve temeli, kökeni nedir bağlamında felsefe tarihinde bu iki anlayış hep çatışmış, ve insanın bir çok konuda kesin bilgiye ulaşması bilimin gelişmesiyle daha da pekişmiş, diyalektik materyalizmle Marx ve Engels tarafından kendi temellerine oturtulmuştur. Madde ve ruh-birey, birey toplum-devlet, sınıflar, kafa-kol, zihinsel ve bedensel eğitim yine bu süreçle aydınlanmıştır. Felsefe ilk dönemlerde, tarihsel olarak etik, estetik, eğitim ve bilimsel olanı da içinde barındırarak, dinsel düşünce ve anlayışa içkin düşüncelerden giderek sıyrılarak bilimsel alana kaymıştır. İnsanın doğayla mücadelesi süreci, madde üretim süreci sonucu, bilinç üretimi de zorunlu olarak ortaya çıkmıştır. Bu süreç, bilgi, felsefe ve bilim üretmiştir. İnsanın doğayı kullanmayla başlayan üretme faaliyeti, beraberinde bilgi, felsefe ve giderek bilim yaratmıştır. Felsefe bütün süreçlerde iyiyi, doğruyu ve güzeli bulmaya yönelmiş ve bilmeyi değil, bilgiyi derinleştirerek, bilginin daha üst biçimlerine ulaşmak istemiştir. Antik Yunan’da felsefe, bilgiyi ve doğruyu ararken ahlaki yaşamı da erdem edinmiş, sadece bilmenin teorisini yapmamış, ahlaki, etik, mutlu yaşamında alanına girerek, bilmek ve ahlaksal etik gerçeklerle de ilgilenmiştir. O nedenle felsefe, insan var oldukça var olan, yaşamın her alanında varlığını devam ettiren, insan madde ve bilinç üretimine devam ettikçe, yaşamın nesnel gerçekliği devam ettikçe, düşüncenin dinamizmi yeni yeni şeylerin perdelerini araladıkça hep yanımızda var olacak olan bir gerçek ve disiplindir. İnsan salt düşünce üretmemiş, ürettiklerini kendi pratik yaşamı içinde geçerliliklerini ve geçersizliklerini anlamaya aşmaya çalışmış, yaşamın nesnel gerçekliğini kendisiyle,düşünce verileri arasındaki çelişkiyi de sürekli aşmaya çalışmıştır. Varlık süreçleriyle, düşünce süreçleri arasındaki çatışma ve çelişkinin ,bütün felsefe tarihi boyunca felsefenin temel alanlarından biri olmuştur. Bu çelişki ve çatışmanın temelinde, sürekli düşüncenin daha üst biçimlerini yaratmak, yani bilmek, öğrenmek ve bildiklerini yaşamın kendisine dönüştürmek ve var olanı durmaksızın pratik faaliyeti içinde yoğurarak dönüştürmek var. İnsan, evrende ve evrenin bir parçası olan doğamızda ve oradaki olacakları, gelişmeleri araştırarak, onları açığa çıkarmak, bilmek ve değiştirmek için felsefeye ihtiyaç duymuştur. Tarih içinde felsefi düşünce ,etik, estetik, eğitim ve bilimsel olgu ve unsurları içinde barındırarak, düşüncenin dinsel iç dinamiklerinden doğduysa da, süreç içerisinde sistemleşerek, özgürleşti ve dinsel dogmalardan, kalıplardan sıyrılarak, hızla bilimsel bir çizgiye oturdu. Bu sürecin gelişmesinde toplumsal praksis, yani eylemin etkinliği, yada yapıp etme, uygulamanın direk etkisi olmuştur. Franci, Bacon, teorinin uygulanması olarak, praksis kavramına çok önem vermiş ve doğru bilginin praksis le doğrulanacağına inanmıştır ve bunu savunmuştur .Daha sonra Kant, praksisi farklı iki anlamda kullanmıştır. Birincisi; teorinin uygulanması, uygulama birliğiyle ve deneyimde karşılaşılan durumlara uygulanması. İkincisi; kendisi için daha önemli olan, etik açıdan insanın davranışı olarak praksis. Sonuçta Kant’ta pratiğin aklın alanında olduğu düşüncesinden kurtulamamıştır. Fichte, Schelling ve Hegel’de bu yolun yolcularıdır. Hepsinde madde ikincildir ve felsefe hala Marx’ın deyişiyle ”baş aşağıdır”. İlk defa Marx; kuramda eylemin birliğini savunarak, dünyayı devrimci yöntemlerle değiştirme mücadelesine girişmiştir. Marx’a göre praksis, insanın tarihin diyalektik ilerleyişinde kendisini idame etmek, kendine yer açmak, tarihini yapmak, yarattığı kendi dünyasını durmaksızın değiştirdiği insanın yaratıcı, özgür faaliyeti sadece insana özgü bir faaliyet olduğunu ifade eder.Bu anlamda praksis, insanın kendinden, kendi pratik faaliyetinden ödün vermemezliğidir. Marx; Feuerbach Üzerine Tezlar”de,”devrimci praksis ” kavramını merkezi bir yere koymuştur. Praksisi ”emek”le karşıtlık içinde kullanmış, ve kapitalizmin dayattığı, ”yabancılaşmış , emek”e insanın üretken etkinliğinin kendine yabancılaşmış biçimine karşıt olarak praksisi, insanın kendinden ödün vermediği ”yabancılaşmamış” etkinlik biçimi olarak ele almıştır. Erdoğan ATEŞİN

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.