İnsan eylemiyle madde ve bilinç üretirken, bu üretim faaliyetiyle birlikte sürekliliği sağlanmış dinamik bir kültür de üretir. Çünkü insan ürettiği değerlere bağlıdır ve bu kültürel değerler bugüne kadar maddi ve manevi olarak kabul görmüşlerdir. İnsanlar bu iki değerden de direkt etkilenmişlerdir ve bu kültürel değerler bir nevi insanı biçimlendirmiştir. Çünkü insanın pratik faaliyeti içinde bütün gerçekleştirdikleri, yaptıkları yeniden kendisine dönmüş ve kişinin varlık alanını şekillendirmiştir, biçimlendirmiştir. İşte bundan ötürü insan, bir nevi kültürün neden ve sonucudur. Bu neden ve sonuç ilişkisi içinde kültürel süreçler dinamik süreçlerdir ve insanın karşılıklı etkileşimi içerisinde oluşurlar. Yani insan bir yandan madde ve bilinç üretirken, bir yandan da bu faaliyetiyle birlikte kültürel gelişimininde sürekliliğinin koşullarını yaratır. İnsan eğitimi de insanın madde, bilinç ve kültür üreten etkinliğinin dışında değildir ve eğitim de kültürün bir parçası, onun devamında var olan, insanın bilinç üretimindeki süreçlerin ideolojik bir parçasıdır. Bu nedenlerle kültür ve eğitim felsefesi genellikle birbiriyle kesişir, diğer bir ifadeyle biri diğerinin mantıksal sonuçları itibariyle belirginleşir. Kültür kavramından yola çıkarak, eğitim felsefesinin düşün boyutlarına da açıklık ve netlik getirmek mümkün. Latincede kültür tarım anlamına gelir.” cultura ” sözcüğünün türediği kök sözcük, tarım yapmak, ekip biçmek, özenerek bakmak gibi anlamlar ihtiva eden ”colere” sözcüğüdür. Birinci anlamıyla tarım,ikinci anlamıyla insana faydalı,yararlı olan ürünlerin özenerek üretilmesini içeren, söz konusu kavramlar arasında yapısal bir birlik vardır. Sözcük İngilizce’de Cultura, improvement olan, yine ingilizcede tarım anlamına gelen ”agriculture” sözcüğüyle anlamsal bir birlik içindedir. Kültür sözcüğü ilk defa Voltaire tarafından kullannılmıştır ve temel de insan zekasını yücelterek, onun oluşum ve gelişimine önemli bir misyon yüklemiştir. Kültür sözcüğü nde olduğu gibi, eğitim sözcüğünün iki kökeni olduğunu görüyoruz. Eğitim anlamında kullanılan ‘Edecation’ sözcüğü” educare-beslemek, educario-geliştirici ortam hazırlamak,edecar-yükseltmek,yukarı kaldırmak anlamlarındadır. Bütün bunlar kültür kavramıyla, eğitim kavramı arasında, onların birbirlerini bütünleyen ve birbirleriyle karşılıklı koşul ilişkisiyle bağımlı olan, anlam yakınlaşmaları ortaya çıkmaktadır. Kültür o kadar geniş bir alandır ki, bu niteliğinden ötür, eğitimin bütün içeriksel alanının yükü de dahi, insanın tinsel ve özdeksel bütün yatırımları kültür kuramları içinde düşünülür olmasındandır. Kültür, insanın toplamda bütün maddi ve bilinç yaratımlarının ve ideolojilerinin birer ürünü olarak, kültür kavramını karşılar. Eğitim ise, özünde bir etkinliktir, insan davranışlarının belirli amaç ya da amaçlara yönelik olarak değiştirilmesi sürecidir. Şüphesiz insan davranışlarında somutlanan ve bu davranışın etkinlikleri içerisinde somutlanan kültür veya kültürlerde vardır. Ancak bütün kültürel oluşumlarda, yani insanın kültürlenme süreçlerinde, eğitimden, eğitim etkinliklerinden de söz etmemiz gerekmektedir. Eğitim bir anlamda kültürün aşılanması yöntemidir.Yani eğitim bir nevi insanları kültür üzerinden, bu yolda yapılandırma ve kuşaktan kuşağa, toplumdan topluma kültür aktarıcı görevi yapar. Eğitim, dinamik bir etkinlik alanı olarak, geliştirici, değiştirici bir güçtür aslında. Öyle ise bu iki kavramı, birbirlerine koşullu bağımlı iki temel alan olarak düşünebiliriz. İnsan bilinçli faaliyetinin tarihi boyunca kültür kavramına farklı anlamlar yüklemiş, ve hala da farklı anlamlar yüklemeye devam etmektedir. Bu farklılıkla, insanın kültüre yüklediği çeşitlilikler ve insanın dünyaya bakış açısıyla bağlantılıdır. Kültür felsefesi,kültür kavramı üzerine geliştirilen ve ona anlam yükleyen, durumu ortaya çıkarmak, bu anlam yüklerini dünya görüşleri temelinde analiz etmek,irdelemek, eleştirmek ve bu süreçle birlikte, geliştirerek bilimsel veri ve bulgulara projeksiyon tutmak durumundadır. Kültürel dünya görüşlerinin analizi, insanın madde ve bilinç yaratımlarından çıkanların değerlendirişlerin uzantısıdır. ”İnsanlar dünya görüşleri nedeniyle, farklı farklı kültür tanımları yapmış, ve kültüre farklı farklı anlamlar yüklemişlerdir. Kültür bazı düşüncelerde, bir halkın yada bir toplumun maddi ve manevi, alanlarda ortaya koyduğu yaratımların-ürünlerin tümü, yiyecek, giyecek, barınma gibi temel ihtiyaçların elde edilmesi için kullanılan her türlü araç-gereç,uygulanan teknik fikirler, bilgiler, inançlar, geleneksel, dinsel, toplumsal,politik düzen ve kurumlar, düşünce, duyuş, tutum ve davranış biçimleri yaşam tarzı” (Etnoloji Sözlüğü) ”Bir topluluğun tinsel özelliğini, duyuş ve düşünüş birliğini oluşturan gelenek durumundaki her türlü yaşayış, düşünce ve sanat varlıklarının tümü”(TDK Türkçe Sözlük) ”Tarihsel toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün özdeksel ve tinsel değerler ile bunları yaratmada, kullanmada,sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümü” (Toplum Bilim Terimler Sözcüğü ) ”Bilgi, inanç, sanat, hukuk, ahlak, gelenek ve görenekler ile toplumun üyesi olarak insan oğlu tarafından kazanılmış olan alışkanlık ve yetenekleri de kapsayan karmaşık bir bütün (Tylor) Bu örnekler çoğaltmak mümkün. Yukarıda sıralamaya çalıştığımız bütün bu tanımlarda, iki farklı temel yaklaşım görülmektedir. Bir anlayışa göre kültür, salt tinsel (manevi) bir olgu olarak işlenmektedir. İkinci anlayışta Tinsel ve özdeksel bütünlüğü temel yaklaşım olarak görür. Yukarıdaki anlatımlardan da anlaşılacağı üzere, bir kısım kültür kuramcıları, kültürü, toplumsal yapının salt, sosyo-kültürel (din, ahlak, estetik, hukuk ve eğitim)gibi görüp düşünüp yorumlamaktadır. Bir diğer anlayışa göre kültür, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel alanların sentezi şeklinde algılanır, yani tinsel ve özdeksel yaratımların bileşkesi olarak görülür veya algılanır. Bütün bu tartışmalardan çıkan sonuç, kültürün; yalnız başına tinsel mi (geist) yoksa özdeksel mi (bir şey neyse odur, bir şey olduğundan başka bir şey değildir) olduğu sorusu felsefenin ontolojik (yani varlığın en temel ve kendine özgü yanlarını soruşturan düşünce biçimi) alanına aittir ve ontolojik alanın sorunudur. İdealizmle, realizm ve giderek materyalizm arasındaki çatışmanın, tartışmanın temelinde somutlanan bir sorundur.Yani kültür, ruhsal mıdır, maddesel midir, belirleyici (determine edici) yada etkileyici olan hangisidir, ya da ikisi arasında ki yapısal bağlam nasıl çözümlenmektedir, teolojik, metafizik bir yaklaşımla mı, spritüalist ya da mekanik, ya da diyalektik yaklaşımlarla mı ? Bütün bu yapılan tartışmalar ve bu problematik aslında bilinç ile varlık ilişkisinin analizi sürecinde ki çeşitli temellendirici görüşlerin birer yansımasıdır ya da bunların birer uzantısıdır. Maddeci Marksist anlayışlar dışında ki bütün yaklaşımlar kültür kavramına idealizmi yükleyerek mutlaklaştırılmış, bir değer yargısı yaratmışlardır. Brahmanizm’in Küll-i Ruh-u, Budizmin Nirvanası, Taoizm’in Tao’su, İslamın Küll-i Nefs’i, Anagagoras’ın Nous’u, Herakleitos’un Logos’u, Descartes’in Ruh’u, Leibniz’in Monad’ı, Berkley’in Bilinci, Fihcte’nin Mutlak Beni, Hegel’in Geist’i, Hursel’in Saf Beni, Durkheim’in Kolektif Şuuru, Hitlerin Irk Kavramı, hepsi son çözümlemede kültür olgusuna idealist bakış biçiminin temel katagorileridir ve hepsinde mutlaklaştırılmış değer yargısı vardır. Mevcut olanın arkasında nötr, değişmeyen, kendinden şeylerdir onlar, onlar metafizik güçlerdir. Evrenin, doğanın kültürün belirleyicisi olan güçlerdir. Böylece, bilinç-madde, ruh-madde ikilemlerinde,ruhu (tinsel olanı-esprit,spirit,spiritus)salt belirleyici kılan değerler alanıdır.Bu yaklaşım tümel ruh,tikel ruh (Külli-Ruh-Cuz-i Ruh)Bireysel bilinç,ve bireysel madde, toplumsal bilinç, toplumsal madde ikilemleri mutlaklaştıran mantığı temel alır. Milliyetçi faşist ideolojinin devleti mutlaklaştırması, onu fetişleştirmesi, ona bir nevi toplumsal ruh, misyon yüklemesi, idealizmle, faşizm arasındaki çakışmanın açık bir örneğidir ve en güzel ifadesidir. Bütün bu mutlaklaştırma sürecinde idealizm, farklı türler şeklinde devam etmiş, mutlaklaştırıcı metafizik yaklaşım, süreç içinde yerini çok değişkenli, bütünsel sistem yaklaşımına ve yine bu doğrultuda ortaya çıkan fonksiyonalist, pozitivist yaklaşımlara bırakmaktadır. Bu idealist, metafizik, fizik ötesi çizgi, insan bilimleri alanında eskisi kadar olmasa da, etkili bir şekilde varlığını göstermektedir. Sosyoloji, Psikoloji, Sosyal Psikoloji, eğitim yönetimi gibi bir çok bilim dalınında, kapitalist ideolojinin temel bir unsuru olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak olaylar, olgular arasında sadece işlevsel ilişki görmek kendi başına yeterli değildir, ama önemli bir ögedir. Yine de gerçekliği açıklamada yetersizdir. Olgu ve olaylar arasında iç mantıksal bağlılığı, bu iç mantıksal bağlılığın çelişkili yapısı yine olay ve olguların dinamizmini, değişimini, gelişimini oluşturur. Çelişmelerin ortaya çıkması ve ortadan kalkması yöntemiyle kendini gösteren gelişme süreci, hem doğa, hem toplumsal varlık alanının motorudur. Gerçekten de her hangi bir toplumsal yapıda, belirli toplumsal ekonomik süreçte kültür, bir yapı, bir varlık alanı, bir sistem ve tümlenmiş bir olgu olma özelliği kazanır. Bununla birlikte, buna karşılık toplumlar durmaksızın çeşitli değişkenlerin etkisiyle değişmekte, kendini yenilemekte, yeniden üretim sürecinde yepyeni insan yaratımlarına doğru yol almaktadır. Bütün bu süreçler, toplumların kendi iç çelişkileriyle, iç dinamizmiyle, ya da çeşitli dış etkenlerle ve bu etkenlerin gücüyle yürümektedir. Felsefenin görevi, evrenin, doğanın, toplumların, kısacası varlık alanlarının en genel yasa ve yöntemlerini bulmaya, önermeye çalışan bir disiplin olduğuna göre, şüphesiz kültür oluşumlarında da bu işlevini sürdürmek ,bilimle, bilimsel araştırmalarla el ele vererek, evren ve toplumların genel yasalarını oluşturmaya çalışmaktır. Marksizm kültür oluşumlarında, kültürel değişmenin çözümlenme- sinde, çelişkiden yola çıkarak soruna yaklaşır. Fonksiyonalizmin statükocu, yüzeysel açıklamaları karşısına, doğa ve toplumun çelişkili niteliğini koyar, çelişkiden yola çıkarak, bunu bilimin doğrularıyla bütünleştirmeye gerekçelemeye çalışır. Kültürel değişim ve oluşumların iç dinamiğini, böylece çelişki kavramının, nesnel gerçeklikte ki görünümüyle açıklamaya çalışır. İnsanın, doğayla olan etkileşim sırasında toplumsal iş sürecinde ortaya çıkan çelişki, insanla doğa arasında ki temel çelişkidir. İnsan doğayla olan uyum sürecinde hem kendini ve davranışlarını, tutumunu değiştirir, dönüşüme uğrar, hem de bu faaliyetiyle birlikte doğayı değiştirir. Üretir, yeniden üretir. Birde insan toplumsal dinamizmde, yeni üretim güçleriyle, eski üretim ilişkileri arasında ki çelişkide kendisini bulur. Üretim güçlerinin, üretim ilişkileriyle yapısal bağımlılığı, üretim güçlerinin değişmesiyle, nitelik ve nicelik kazanmasıyla, eski üretim ilişkilerinin eskime sürecini, böylece de iki olgu arasındaki çelişkiyi hızlandırır. Bu, toplumun değişen üretim güçleri karşısında ki, eski ideolojik yapı ile olan çelişkidir. Giderek toplumun ideolojik yapısını oluşturan unsurların kendi arasındaki çelişkidir. Evrenin, doğanın,toplumun, kültürlerin, bu çelişkili nitelikleriyle kavranışı, kuşkusuz sözü edilen unsurları içinde taşıyan, nesnel gerçekliğin yapısında var olan çelişkili özelliklerin sonucudur. Her yöntem, temel aldığı varlık görüşü (ontolojik görüşü)Yani varlığın en temel ve kendine özgü yanlarını anlatan düşünce. O nedenle diyalektik yöntem, bütün pozitivist, pragmatist ve idealist öğretilere ,düşüncelere karşı, bilimsel geçerliliğini korumakta ve durmaksızın gelişmektedir. Erdoğan ATEŞİN

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.