İNSAN ve KİMLİK !

Batıda işçi sınıfı 1. nci dünya savaşı sonrası, yani kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasından sonra aristokratlaşarak potansiyel olarak devrimden koptu ve devrim coğrafyasının dışında kaldı. Bu süreçle birlikte işçi sınıfında ve Dünya devrimci hareketinde enternasyonal öz zayıflayarak, yerini kimlik siyasetine bıraktı.
Özellikle 1980 sonrası bu siyasetin benimsenmesi, bilimsel alana yapılan bir bindirmeydi ve sonuçları Huntington ve Fukuyama teorilerini yarattı.

Türkiye’de siyasal islamcılığın Sünni mezhebi üzerinden ötekileştirerek ayrıştırmaya çalıştığı halkları bölen, ufalayan siyaseti, siyasetin ana eksenini oluşturarak, bu alanın merkezine oturmuştur. İşbirlikçi Kemal Kılıçdaroğlu’nun ikide bir Dersim’li ve Alevi itham edilmesi hakim sınıf klikleri arasındaki çelişki ve çatışmanın kimlik siyasetinin bir parçasına dönüşmesindendir. Bu siyaset ve egemenin bu yönlü baskısı gelişmiş batıda da görülmektedir.

ABD’de Zenciler, ve Güney Afrika kökenli insanların kimliklerinden ötürü ötekileştirilmeleri, egemenin insan üzerinden yaratmaya çalıştığı ”kimlik siyaseti”nin bir çatışma ve süreci yönetme stratejisine dönüşmüş, bu siyaset dünyanın devrim coğrafyasında ana çatışma ve çelişkinin teline oturtulmuştur. Egemenin süreci yönetebilmesinin temel çelişkisi bu eksene kaydırılarak, EMEK,SERMAYE çelişkisi ötelenmiştir.

Bu strateji, emek, sermaye arasında ki tarihsel temel çelişmeyi, kimlik siyasetine indirgeyerek, işçi sınıfının geçici de olsa enternasyonal bilincini bozmuş, sınıfı ve halkları kimlik çatışmaları ekseninde saflaşmaya zorlamıştır. Emperyalist sürece giren batıda işçi sınıfı, az gelişmiş ülkelerin kaynaklarından elde edilen sömürüden pay alarak devrimci niteliğini kaybetmiş ve reformcu bir siyaset benimsemiştir. Emek ,sermaye arasındaki çelişkide emek ekseninde ki ilk kırılma bu süreçte yaşanmaya başlamıştır.

Sonrasında Sosyalizm deneyimi yaşayan ülkelerin kapitalist dünyayla entegrasyonu, burjuvazinin ideolojik hegemonyasını sağlamış ve enternasyonal öz burada bulanıklaştırılarak, kimlik, aidiyet, etnik ve mezhepsel sorunlar insanlığı büyük felaketlere sürükleyerek, özellikle Orta-Doğu, Balkanlar, Kafkaslarda ve Afrika’nın hemen hemen tamamında sonu gelmez savaşlar bu süreçte büyük katliamlara dönüşmüştür.

Bu süreçle birlikte toplumsal ve sınıfsal hareketlerin mücadele biçim ve yöntemleri, strateji ve taktikleri, sınıfsal, enternasyonal özünden koparak, kimlik, etnik, mezhepsel bir mecraya kaymışlardır. Emekçinin ve emeğin iktidar mücadelesi yerine kimlik siyaseti yapay olarak konulmuş ve dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar kendi gerçek gündemlerine yabancılaştırılmıştır.

Emperyalist sistemin ideolojik aygıtları bu süreçle birlikte eş çinselliği ve pıtrak gibi üreyen etnik ve kimlik programlı partiler türetmiş, bu strateji halkları ve emekçileri gruplara bölerek param parça etmiştir. Türkiye’de bu süreçte hatırı sayılır 40-50 kişilik partiler örgütler ve dernekler türemiş ve bunlar kıyasıya bir kabul görme yarışındalar.

Yine feminist hareketler bu sürecin ürettiği hareketlerdir ve bunların çoğusu toplumsal alana büyük zaralar vermektedirler. Bu hareketlerin hemen hemen tamamı, sınıf mücadelelerini yadsıyarak, reddederek, sınıf mücadelesine kördürler, kör ve şaşı bakarlar emek , sermaye çelişmesine…

Sömürü, sınıfsal baskı ve yok etme politikaları bu akımlarca yoksanarak, aidiyet, kimlik, etnik ve mezhepsel süreçlerin inşasına yönelmiş, sınıfı baz alan emek sermaye eksenli değil, burjuva reformcu bir çizgide bir düzenin inşasını savunmakdırlar…

Postmodern ve Neoliberal akımlar bu süreçte güç kazanmış, bu süreç devrimci hareketin ve solun krizine yol açarak, sınıfsal ve toplumsal hareketlerin Marksist devrimci solun ideolojik ekseninden kayarak, bu yörüngeden çıkmalarını sağlamıştır. Kimlik ve etnik eksenli siyasi oluşumlar, sınıfsal temellerine yabancılaşarak daha geri taleplerle devrimci programlardan uzaklaşmış, ve emekçilerin devrimci disiplinin ve sınıf bilincinden de kopmuş ve sistem algıları tamamen değişmiştir. Bu akımlara göre sınıf mücadelesini savunanların özgür bireyler olamadıklarını, tarihsel bir zorunluluk uğruna canlarını feda eden nesneler olduklarını savunurlar…

Bu söylemleriyle, siyaseti devrimci özünden kopararak sistem karşıtı ve enternasyonal olma özelliklerinden uzaklaşmışlardır. Bu akımların sistemi değiştirme talepleri yoktur ve sistem içinde kalarak, onunla uzlaşarak onun bir parçası konumundalar. Kimlik ve aidiyet talepleri grupsal ve bireysel talepler olup, sınıf çelişkisinin esasından uzaklaşmış reformcu sistem talepleridir. Enternasyonal devrimci Marksist solun, bu akımlara karşı politik tutumu çok nettir. Bu akımlar Marksist sol yörüngenin sapmalarıdır ve sistemin hizmetindedirler, bütün program ve stratejileri buraya çıkar…Bu akımlar Marksizmin sol versiyonları olarak kendilerini ifade etseler de, sınıf hareketiyle, devrimci Marksizmle bunları hiç bir ilişkileri yoktur.

Erdoğan ATEŞİN
11.03.2019

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.