KÜRT’ÜN TARİHİ NASIL YAZILMALI?

Bu soruya yanıt verebilmek için önce bilimin ve sonra da tabii ki onun bir parçası olan tarihin net bir tanımını yapmak gerekir.

 

Bilim, toplumun ve doğanın gerçeklerinin öğrenilmesinden elde edilen bütünsel bilginin adıdır.

 

Bu bütünsel bilgi ise üç temel aşamada ortaya çıkar : Hipotez, Teori ve Yasa (Kanun).

 

Hipotezler, gözlem ve deneye dayanan, kendi içinde mantıksal bir tutarlılığa sahip olan varsayımlardır. Eğer bu varsayımlar, somut ve güçlü kanıtlarla desteklenirler ve sistemli biçimde düzenlenen eleştirel çözümlemelere dönüştürülürlerse ‘teori’ adını alırlar (Örn. : Charles Darwin tarafından ortaya atılan “Evrim Teorisi” gibi). Bilimsel yasalar ise teorilerin, çürütülmesi kesinlikle mümkün olmayan, yani doğruluğundan en ufak bir kuşkuya düşemeyeceğimiz derecede emin bulunduğumuz çok fazla sayıda kanıtla geliştirilmesi ve evrensel düzeyde geçerlilik kazanmasıyla ortaya çıkan mutlak gerçeklerdir (Örn. : Lavoisier Yasası [Bu yasaya göre, madde yoktan var olamaz ve varken de yok edilemez, madde ancak sürekli biçimde dönüşüme uğrar. Bak. : “Felsefe Ansiklopedisi”, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul,  cilt 1, 1976, s. 239 ve cilt 4, 1978, s. 9]). Doğadaki ve toplumdaki bu nesnel yasalar, insanların bilinç, irade ve arzularından ayrı ve bağımsız olarak etki gösterirler ama sadece de ‘insanlar’ tarafından araştırılıp kavranabilirler.

 

Olgulara dayanmayan, olgular tarafından doğrulanmayan önerme ve varsayımlar, bilim dışıdırlar. Bunlar ciddiye alınamazlar.

 

Tarih ise bütün olaylarla olguların hem doğuşunu ve gelişmelerini, hem de somut koşullarla olan bağımlılık ve ilişkilerini araştıran, kayıt eden, çözen ve öğreten yöntemsel bir bilgi edinme tarzıdır. Tarih, geçmişi açıklayarak bugünü kavramamıza ve hatta yarını tahmin etmemize yardımcı olur. Yani tarih, geçmiş-bugün ve yarın arasında bağlantı kurmamıza yarayan ve önümüzü aydınlatan bir fenerdir.   

 

En genel ve özet ifadeyle insanlık tarihi (Marxist açıdan), bir sosyo-ekonomik sistemin doğup gelişmesi ve ardından da daha yüksek düzeydeki bir başka sosyo-ekonomik sistem tarafından ortadan kaldırılmasıyla oluşan küresel çaptaki uzun bir zaman diliminin adıdır. İnsan toplumunun tarihi, üretim esası üzerinde beliren olay ve olguların kaydedilip incelenmesi ve yorumlanmasıyla oluşur. Tarihin gidişatında ekonomi temeldir. Ne var ki, üst yapı kurumları dediğimiz din, hukuk, siyaset vs de tarihsel savaşımlarda kendilerini gösterir ve biçim verirler.

 

İnsan topluluklarının tarihindeki temel itici güç, yani insanlığı uygarlık yolunda ilerleten esas faktör, insanların üretim sürecine katılması ve bu süreç içinde üretim güçleri (insanlar, alet ve makineler, hammadde gibi öğelerden oluşur) ile üretim ilişkileri (üretim araçlarının mülkiyet biçiminden, çeşitli sınıfların üretimdeki konumlarından ve üretilen şeylerin bu sınıflar arasındaki dağılımından oluşur) arasındaki çatışmalar ve çelişkilerdir.

 

İlkel yaşam, yani insanlığın tarihindeki ilk sosyo-ekonomik kategori olan ilkel komünal toplum dönemi hariç, tüm insanlık tarihi SINIFLAR SAVAŞIMI tarihidir.    

 

İnsanlar tarihin nesnesi (konusu), öznesi (yaratıcısı) ve yazıcısıdır. Kendisi için maddî üretime katılmayan, eylem içinde olmayan ve dolayısıyla bilinçsiz insan ve toplumlar, tarihin figüranı durumuna düşerler, tarihin öznesi olamazlar. Tarih yapmak, eylem yapmaya bağlıdır ve eylem de bilinç gerektirir zaten.

 

Bilim ve onun bir parçası olan tarih, sınıflar üstü değildir, hiçbir zaman öyle olmamıştır ve de olamaz. Çünkü bilimsel faaliyetler toplumdan soyutlanamaz. İdeolojik-politik muhteva barındırmayan bir tarih kitabı da düşünülemez. Sınıf bilinci taşımayan bir insan bile ürünü olduğu ve kendisini çevreleyen sınıfın ideolojik-politik eylemlerini bilinçsizce de olsa taşır.

 

Burjuva tarihçiler, tarihsel süreçleri kahramanlarla, dahilerle, tesadüflere bağlı olarak ya da Tanrı (!) ile açıklamaya çalışırlar. Kitlelerin eylemlerini ve maddî üretimin önemini yadsırlar. Oysa insanlık tarihinde kitlelerin rolü tayin edicidir/belirleyicidir ama önderlerinki ise tesir edici/etkileyici durumundadır.

 

Yakın dönem insan tarihinin yazımında sınıfsal ve ulusal olgular BİRLİKTE  ele alınmalı ama bu iş yapılırken esas gayenin işçi sınıfının iktidarını kurup yaşatmak ve onu meşrulaştırmak olduğu asla unutulmamalıdır.

 

 

İnsanlık tarihinin bir parçası olan Kürt milletinin tarihini yazarken de bu ana hususlara bağlı kalmak zorundayız (şayet kendimizi Marxist-Leninist sayıyorsak). Kürt ulusunun mazisine karşı en sağlıklı yaklaşım budur.

 

Kürt milletinin tarihsel geçmişiyle ilgili çalışmalar yetersizdir ve üstelik ne yazık ki şu an itibarıyla da burjuva-revizyonist tarihçiliğin tekelindedir. Kürt ulusunun nesnel varlığını inkâr edip Kürtler’i zorla asimile etmeye çalışan rejimlerin zulüm politikaları ve onlara destek veren büyük emperyalist devletler yüzünden Kürtler’in tarihi bilimsel olarak henüz layığıyla açıklanamadı.

 

Kürtler ve Kürdistan tarihi ile ilgili olarak en net ve genel bilgileri (şu an itibarıyla) şöyle dile getirebiliriz : Kürdistan, büyük bir kültür ve uygarlık beşiğidir. Kürdistan coğrafyasında arkeolojik kazılarla elde edilen bulgular bunu doğrulamıştır. Mesela Hallan Çemi höyüğünün geçmişi milattan önce en az 10 bin yılları civarına kadar uzanmaktadır (o sırada mesela Türkler’in tarihte bir izi görülmemektedir). Kürtler, Mezopotamya’nın yerli halklarındandırlar. Yerleşik hayata çok eski dönemlerde geçmişlerdir (ki yerleşik hayata geçip maddî üretime başlamak uygarlık yaratmak için temel kıstastır, bilindiği üzere). Kürtler, Ortaçağ’da Mervani Devleti bünyesinde bağımsız bir siyasal otoritenin yönetimi altında yaşamışlardır. Tek bir boydan meydana gelmeyen Kürtler, önemli bir kültür ve uygarlığın sahibi olmuşlardır. Tarih boyunca Kürt coğrafyasına yönelik saldırı ve istilalar, Kürtler’i başka toplumlarla etkileşime sokmuştur. 

  

Elbette Kürt ulusunun, Kürt’ü inkâr eden resmî tarih anlayışına tepki olarak yazılan (metafizik biçimde) ve içinde bilim dışı detayların çok sayıda olduğu Kürt tarihi “eser”lerinden de en kısa sürede kurtulması lazım.

 

Buna dair birkaç misal vermek gerekirse :

 

Cemşid Bender adlı bir “tarihçi”, insanlık tarihi ve uygarlığını Kürtler’le başlatıyor ve Kürtler’in siyasî olarak zayıfladığı süreçlerde uygarlığın mum gibi söndüğü (?!) türünden zırvaları ifade ediyor (Bak. : “Kürt Tarihi ve Uygarlığı”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1995, s. 11, 42, 98, 99, 248, 253). Bender’in, Kürtler’in kültür ve uygarlığını abarttığını ve tersinden bir Kemalizm anlayışını savunduğunu belirtebiliriz. Malûmunuzdur, Kemalistler, olgulara dayanmadan, sadece politik çıkar ve temennilerini esas alarak “Türk Tarih Tezi” denen ucubeyi icat etmişlerdi. Bu “tez”, tüm dünya halklarının uygarlık ve kültürlerini Türk orijinli sayıyor, başka bir halkın kültürünü kabul etmiyordu (“Tez”in bir parçası olan Güneş-Dil “Teori”si [*] ise  Türkçe’yi tüm dünya dillerinin anası ilan ediyordu!). İşte Bender de adeta bir “Kürt Tarih Tezi” ucubesini yaratarak Kemalistler’e “cevap” vermiştir.  

 

Selahaddin Mihotulî isimli bir başka “tarihçi” de ispata gerek duymadan tüm dünya kültür ve uygarlığının kökünü Kürt kültürüne dayandırıyor (Bak. : “Arya Uygarlıkları’ndan Kürtler’e”, Koral Yayınevi, 1992, ilk baskı, s. 13-14 ve 22), Kürtler’den başka bir toplumun maddî ve manevî yaratımı olabileceğini kabul etmiyor.    

 

Kürtler’in bir diğer “tarihçi”si Torî ise bir çalışmasında Babil Krallığı’ndan bahsederken o dönemdeki ulusal gururun varlığını dile getiriyor (Bak. : “Kürt Kökenli Büyük Boylar”, Koral Yayınları, ilk baskı, s. 87). Halbuki köleci üretim biçiminin hâkim olduğu bir toplumsal sistemde ulus yoktur, bundan ötürü ulusal gurur duygusundan da söz edilemez (fakat milliyetçilik, primitif [ilkel, güdük] düzeyde de olsa feodal bir toplumsal sistemin bağrında görülebilir ; mesela 1651-1707 yılları arasında yaşamış olan Kürt filozof Ehmedê Xanî böyle biridir ve “Mem û Zîn” adlı kitabında milliyetçi düşüncelerini ortaya koymuştur). Yani Torî, zamanı ve zemini birbirine karıştırıyor.

 

Gürdal Aksoy adlı bir Kürt “tarihçi”si ise yerleşik hayata geçmemiş, uygarlığı olmayan insan topluluklarına ‘ilkel’ denilmesine karşı çıkmakta ve “… onlar bize göre ilkel iken, bizler de yarının toplumlarına göre ilkel olmayacak mıyız?…” sorusunu sormaktadır (“Tarihi Yazılmayan Halk Kürtler”, Avesta Yayınevi, İstanbul, 1996, s. 18). Oysa Marxizm bize, sınıfların ortaya çıkışıyla başlayan tarihin her toplum ve coğrafyada uygar tarih olduğunu öğretir. Köleci, feodal, kapitalist, sosyalist toplumlardaki insanları ilkel olarak tanımlamanın maddî olanağı yoktur. Bu uygarlıklar birbirini doğurmuş, birbirlerinin mirasını kısmen devralmışlar ve bu şekilde gelen, gidene göre daha gelişmiştir. Daha gelişmiş bir uygarlığa ulaşmak başka, henüz uygarlığa giriş yapmamış olmak ise bambaşkadır. Ama Sayın Aksoy, zihin kargaşalığı yaşadığı için bunu idrak edememiş.

 

Marxizm adına kalem oynatan bir yazar ve araştırmacı olan Medenî Ayhan ise ifade ettiği birçok doğruya rağmen yine de burjuva-idealist tarih tezinin etkisinden tam anlamıyla sıyrılamamıştır. Mesela, benim de bu makaleyi hazırlarken kaynak olarak yararlandığım bir kitabının (“Kürt Tarih Yazımı, Polemikler ve Çatışan Sapma Eğilimler”, Sorun Yayınları, İstanbul, 2000) 48. sayfasında şunları döktürmüş kendisi :

 

 “… Tarih öncesi çağlarda kent, yazı ve sınıflar yoktur. Tarih öncesi olayların izlenmesi, belgelenmesi de zordur. Bu nedenle tarih yazımı açısından anlamlı ve önemli değildirler…” (abç) 

 

!!!

 

Bu mantıkla hareket edersek, insan ırkının şu “kutsal” kitapların bahsettiği Adem ile Havva çiftinden meydana gelip-gelmediğini araştırmanın da bir anlam ve önem arz etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayhan, Marxist-Leninistler’in dinsel dogmalara karşı amansız bir mücadele yürütmeleri gerektiğini, teknik anlamda her ne kadar zor olsa da tarih öncesi çağların araştırılıp belgelenmesinin bu açıdan çok mühim ve anlamlı bir çaba olduğunu bilmiyor mu? Yoksa bilmezden mi geliyor?

25.11.2017

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.