SİYÂSET VE İSLÂM:

Bu yazıma başlık yaptığım siyâset ve İslâm genel anlamıyla içinde birden fazla olguyu ve detayı barındırıyor.Bu tarihsel sürecin dinsel ve politik etkileşim yönünü genel hatlarıyla bilmeden,bunun üzerinden yeşeren değer yargıları ve yarattığı siyâsi sonuçlarını bilmek ve analizini yapmak imkânsızdır.Bu süreçlerin oluşum şekli ve süreç içerisinde yarattığı değer yargıları, toplumdan topluma farklılık arzetmiştir;yarattığı değer yargıları ve süreçler içerisindeki etkisi de,toplumsal dinamiklere bağlı farklılık arzetmiştir.Bizim konumuz özel olarak bugün İslâm ve siyâset olduğu için,bu genel süreci irdelemeye çalışacağız… Yaşamın başlangıç aşaması ile süreç içerisindeki toplumsal yaşanmışlık hikâyesi,aslında yaşamın genel kuralları dahilinde,evrim kuralları içerisinde yaşanılması zorunlu olan;ve dolayısı ile yaşanmış yaşamsal evrim kurallarıdır;bu bütün dünyada böyledir.Bunun etki ve şekli,çevresel müdahalelere bağlı olarak biraz farklılık arzetse de,bu süreçlere müdahalenin şekli ve etkisi,bu yaşanması zorunlu olan sürecin,süreçsel olarak zamanını,siyasal yapısını etkilese de,bunun hayat içinde yaşanması bir sosyolojik hatta fizyolojik gerçekliktir.Artı değer ve sermayenin toplumsal hayattaki birikimi ve o birikimin siyâsal ve sosyal hayattaki yansımaları bize siyasal politik akımların ve “ilahî dinleri”(Geri kalmış döneme ait yaşam kuralları)olarak geriye dönüşümünü sağladı.Bunların altında yatan ve bu süreçleri oluşturan ekonomik-iktisadî gelişim ve çelişkileri olmakla beraber,buna mukabil gelişen üretim ve tüketim arası çelişkilerin doğal hayat içindeki yansımaları bizlere binlerce dini akım;ve onların üzerinde kendini farklı adlarla var eden siyasî-politik siyasî sentezlerin oluşmasına zemin hazırladı. Bu süreçleri bir yazıda anlatmak tabii ki imkansızdır.Ama ben kısaca,bu kısa makalede okuyucuya bir algı oluşturma gayretinde olmayacam;tam tersi onlara sahip oldukları algılarını bu sosyolojik bakış nezdinde yorumlamaya vesile olma adına çabalıyacam. Teolojik tarih nezdinde anlıyoruz ki,insanlığın ilk oluşumundan bugüne kadar inançlar hep olmuştur;bundan sonra da var olmaya devam edecektir.Özellikle halkın büyük çoğunluğunun din ve inanç kavramını aynı anlamda ve aynı kavrammış gibi algılaması sonucu hayatımızda karşımıza çıkan,çıkarılan siyasî inançları(Din),inanç olarak(Bir şeyi değiştirme ve algılamaya inanma duygu ve hayali) görme olgusu gelişti.Aslında bu kavram bilinçli olarak, siyasî bir bilinçle,süreçle beraber inanç duygusuna eklenilerek;ve de aynı şeymiş gibi algılatılarak genel kabul görülür bir kavram haline getirildi.Bu bilinç ve algı oluşturmadaki etkinlik ve güç;dönemsel süreçlere bağlı olarak farklılık arzetmiştir. İslâm’ın geldiği ya da kendini var ettiği süreci,ve o dönemde dünyada var olan diğer sosyal olayları bilmeden İslâm ve siyâset ilişkisini sosyolojik olarak tahlil etmek imkansızdır. Bütün dinler siyasettir;bütün siyaset argümanları da dinlerden üretilmiştir.Yani bir şekilde siyâset kendini yine siyâset içinde oluşturmuştur;sadece bir önceki yaşam içindeki adı’na “din” diyerek takiye yapmıştır.Zaten siyâsetin kendisi de bir takkiyeci mantıkla oluşmuştur. Toplumsal gelişmişlik artınca,buna paralel olarak yaşamsal değer yargıları da gelişmeye başladı,modern üretim araçlarının devreye girmesi,fazla ürün artımı ve sermaye birikimi,hayat içerisinde kendini geliştirdi;ve bir toplumsal dönüşüm mekanizmasının sosyal ve siyasal altyapısını oluşturdu.Bu dönüşümün şekli ve karakteri bu sosyal-siyasal oluşumun oranına bağlı olarak şekillendi;yaşam kuralları olarak siyâsi yaptırımlar hayat içinde oluşmaya başladı.Yukarda kısaca değindiğim,aslında takkiyeci bir sosyal-siyasal sentez olan siyâsetin kendini daha da yenileyerek,içinde bulunduğu sürece de kendini uydurarak toplumsal yaşama müdahale aklını geliştirdi. Bu akıl karşımıza siyasî inançları ve siyâsi müdahale grupları(Mezhepler) oluşturdu.Doğanın öznesi olan,onsuz hiç bir dönüşümün imkansız olduğu yaşamın;kendisini diyâlektik kuramları içinde yenilemesi bir zorunluluktur.Bu bizim dışımızda gelişen bir doğal yaşam döngüsüdür;insanın bu evrimin bir parçası olduğu ve süreçlere kısmen müdahale gücünün olduğu da bilimsel bir gerçektir.Bugün hayatımızda olan bütün bilimlerin,özellikle de sözel bilim dallarının bu diyalektik üzerinden şekillenip olgunlaştıklarını biliyoruz. Doğanın bir kendisiyle mücadelesi olduğunu biliyoruz;bir de öznesi ve yapı taşı olan insanla…Doğa kendinden ve ya dışardan gelen müdahalelere ve bu müdahaleler sonucunda kendisinde oluşan dönüşüm imkanı olmayan zararlara “doğal afet” dediğimiz tepkiyle kendini yenilemeye çalışır.Ozon tabakasının delinmesine iklim değişikliği ile cevap vermesi gibi refleksler geliştirmiştir. Bir de insanın doğayla olan mücadelesi ve algılaması vardır.İnsanın kendini algılamaya çalışması,tabiat ve yaşamın oluşumuna kafa yorması inanç faktörünün oluşumuna zemin hazırlamıştır;bu temiz ve mahsum duyguların süreçle beraber,üretim araç-gereçlerin devreye girip yaşamın her alanında bir maddi gelişmişliğin oluşması ise siyasî bir yapıya dönüşerek; “din”kavramını yaratmıştır.Pozitif bilimler dediğimiz şey aslında doğanın diyalektik yaşam kurallarıdır;yani materyalizm olarak adlandırılmıştır.İnsanın kendi yaşamı için doğayla olan mücadelesinde inanç kavramını,bu inanç kavramını kullanarak sosyal hayata hakim olma çabası ve süreci ise,karşımıza din denilen olguyu çıkardı;buna da idealizm diyoruz.Metafizik ve fizik kavramı buradan şekillenmiştir.Birisi hayat içinde oluşması olasılıklara bağlı olmayan doğanın öznesi kurallarıdır;diğeri ise olasılıklar üzerinden inşa edilen,oluşması ya da oluşmaması olasılıklara bağlı olan, insan çıkar ilişkilerine bağlı olarak şekillenmiş hayat hikayeleridir..deyip kısaca asıl konumuza geçelim; Hz.Muhammed’ın dünyaya geldiği ve yaşadığı bölge,o günün şartlarında diğer bir çok bölgeye göre geri kalmış bir ekonomik yapıya sahipti.Bu sosyo ekonomik gerçeklik üzerinden o tarihsel süreci analiz ettiğimizde doğruları görebileceğimize inanıyorum.Önce şunu söyliyelim ki,bütün insanlar inançlıdır,her inançlı da biraz inançsızdır.Bu herkesin biraz sinirli,biraz da sessiz olması gibi bir durumdur. Hz.Muhammed’in yaşadığı Mekke;Arap Yarımadası’nın batısında bulunan bir yerleşim yeridir.Mekke’nin tarihi MÖ 2000’li yıllara kadar uzamasına rağmen, Hz.Muhammed’in doğduğu 571’li tarihlerde sermayenin yeni yeni palazlandıği bir döneme tekabül eder.Bu sosyo-ekonomik yapının gereği olarak köleci bir toplum düzeni vardı.Biz şunu biliyoruz ki,toplumları değiştiren toplumsal iç dinamiklerdir.Kahramanları,peygamberleri yaratan da toplumsal iç dinamiklerdir.İslâm da diğer kendinden önceki bütün diğer dinler gibi bu zorunluluk sonucunda çıkmış bir olgudur.Ticaretle uğraşan Hz.Muhammed,ticaret ve birikimi(maddî birikim)gereği ön plâna çıkmış bir şahsiyettir.O toplumda oluşan ve olgunlaşan şartların dönüşüm talebi Hz.Muhammed’in şahsında gerçekleşmiştir.1945’lerde Orta Avrupa ülkesi Almanya’da faşizm için olgunlaşıp hayat bulan siyasî altyapı;Hitler faşizmi adı altında hayat buldu. Ülkemizin siyasî İslâm’a kaymasının altında da bu sosyal-siyasal yapının dönüşüm ve bunalım sorunu yatmaktadır.Tayyip Erdoğan’ı bir kahraman gören,onu bir figür haline getirenler;Tayyip erdogan ve temsil ettiği siyâsi geleneğin bu sürecin sonucu olduğunu bilmezler.Evet toplumsal dönüşüm isteği ve yaşamın kendini yeniden şekillendime isteği;günümüz Türkiye’sinde bir Tayyip yaratmıştır;onun gitmesinin daha uygun olacağının oluşacağı toplumsal bir siyasî ortam oluştuğunda da;Tayyip erdoğan zaten olmayacaktır. 571’lerde doğan Hz.Muhamed’in vesile olduğu sosyal dönüşümün o günkü adı olan İslâm,o günkü yaşanan şekliyle bugünkü hayat tarzına uygunluğu mümkün müdür? Sorusuna verilen ya da verilemeyen bir karmaşıklığın kavgasını yaşıyoruz.Bunun asıl nedeni ve öznesi ekonomik ve siyâsi olmakla beraber, bunun faklı adlarla yürütülmesi takkiyeci dediğim siyâset ahlâkının ve mücadelesinin asırlardır kendini dinî argümanlar üzerinde oluşturmasının siyasî ve ahlâki dezavantajlarını yaşıyoruz. Bütün dünyada ve ülkemizde yaşanan ekonomik-iktisadî ilişkilerin sonuç ve semptomları;karşımıza siyasî İslâm’ı,BOB projesini,Orta Doğu’nun yeniden dizaynenini,İslâmcı AKP’yi,ABD hayranı PKK’yı,liberal liboşları,milliyetçi komünistleri;hatta faşist Donald Trump gibilerin çıkmasına vesile oldu… Özü itibari ile milliyetçi ve feodal bir yapı üzerinde şekillenen Siyâsi İslâm’ın bugün tekelci kapitalist bir dönemde kendini yeniden inşa ederken,oluşturduğu politik argümanlar üzerinde hayat bulan Akp ve temsil ettiği siyasî geleneğin,Türkiye’de uyguladığı baskı ve şiddet politikasının altında bu ekonomik bunalım ve paylaşım hegomonyası yatmaktadır… Bütün uluslararası güçlerin yeniden oluşan bu ekonomik bunalım döneminde kendini şekillendirme ve kurtarma mücadelesinin politik sonuçlarını ülkemizde çok ağır hissediyoruz.Bunu yaparlarken tecrit olmuş,alışa gelmiş siyasî söylem ve uygulamalarla,siyasî rekabetin arttığı bu dönemde başarılı olmaları imkansızdır.Daha çok dinci-milliyetçi halk toplulukları yaratarak,onları o değerler üzerinden kutuplaşmaya sokarak bu sömürü ve dizaynı yapabileceklerini biliyorlar.Akp ve Siyâsal İslâm’ın bugün Lâle Devri’ni yaşamasının altında bu siyasî çıkar hesapları yatmaktadır.Bunu Türkiye’de yapabilecek en iyi aktörün de Tayyip erdogan olduğunu bildikleri içindir ki;bu süreci halen devam ettiriyorlar.   Bunun karşısındaki muhalefetin bu siyasî-sosyolojik altyapıyı bilerek mücadele etmesi,onların başarıya ulaşması açısından kazançlı olacaktır. Saygılarımla.

Murat Ugan.

25.11.2016.

Almanya. –

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.