YERLİ” STEVEN’LAR – I

Steven Seagal ismini ilk kez lise yıllarında duymuştum. Sert yüz hatları ve dev cüssesiyle tanınan Amerikalı bir sinema oyuncusuydu Seagal. O vurdulu-kırdılı filmlerinde haydutların, mafya babalarının sürekli biçimde canına okuyan, mert, cesur, cevval bir kahramanı canlandırıyordu.

 

Lisedeyken yanlış hatırlamıyorsam Ömer diye bir çocuk vardı ve bu herifin fanatik bir hayranıydı. Gerçi ben, o sıralarda bilimsel sosyalizmle daha yeni yeni tanışmaktaydım ama buna rağmen Seagal’ın filmlerindeki anti-sosyalist havayı sezinlemiştim. Seagal’a karşı zerre kadar bir sempati duymuyordum. Hatta Ömer’in yanındayken dayanamayıp Seagal’a küfretmiştim bir keresinde. Ömer, önce çok şaşırmış ve sonra da üzerime yürümüştü. Neyse ki başkaları araya girmiş ve kavga etmemiz önlenmişti.  

 

Seagal, filmlerinde mafyayla savaşıyordu ama mafyayı yaratan sisteme, yani üretim araçları üzerinde özel mülkiyete dayanan bu düzene, yani kapitalizme dokunmuyordu. Bataklık olduğu yerde duruyor ama Seagal sadece sivrisinekleri hedef seçiyordu kendine.

 

Aklıma gelmişken Lenin ustadan bir pasaj aktarayım hemen :

 

“… Zenginler ve haydutlar, bir ve aynı madalyonun iki yüzüdür, kapitalizmin özenle yetiştirdiği asalakların iki ana türüdür, bunlar sosyalizmin baş düşmanıdır. Tüm halk, bu düşmanları özellikle sert kontrol etmelidir. Sosyalist toplumun kural ve yasalarını en ufak biçimde çiğner çiğnemez, bunlarla acımasızca hesaplaşılmalıdır…” (“Seçme Eserler”, Cilt 9, İnter Yayınları, İstanbul, 1997, s. 454).  

 

Ömer, Seagal’ın mafya mensuplarını gerçekten de hakladığını sanıyordu. Seagal’ın alt tarafı bir film oyuncusu olduğunu, senarist ne yazmışsa, rejisör ne emretmişse işte onu yerine getirdiğini ve bunu da para için yaptığını anlamıyordu. Çıplak gözle gördüğüyle yetinen Ömer, kameranın önündeki ekibi, Seagal’ı ve “dövüştüğü” o adamları biliyordu sadece. Kamera arkasındaki ekibi ise filmde göremediği için yok sayıyordu.

 

Oysa Seagal filmlerde canlandırdığının tam tersi bir kişilikti. Beyaz perdede mafyayı perişan eden Seagal, gerçek hayatta ise mafyaya boyun eğip haraç veren biriydi : http://www.milliyet.com.tr/2002/07/15/yasam/ayas.html ; https://web.archive.org/web/20180430015055/http://www.milliyet.com.tr/2002/07/15/yasam/ayas.html.

 

Fakat Seagal’ın işte bugün dahi bir hayran kitlesi vardır. Çevirdiği filmlerin hiçbiri sanat eseri niteliği taşımamasına rağmen bu böyledir. Böyledir, çünkü Seagal, kimlik arayışı içindeki çaresiz ve ezgin insanın öfke ve intikam duygularının kısmen ve geçici de olsa giderilmesine aracı olmuştur (izleyicide kısa süreli ve sanal bir rahatlama hissi, bir tür afyon etkisi yaratmıştır).

 

Fakat Seagal’ın fanatik hayranları, Seagal hakkındaki traji-komik nesnel gerçekleri gör(e)memektedirler.

 

 

İşte militan Kemalistler de bana Steven Seagal’ı ve liseli fırlama Ömer gibi hayranlarını anımsatıyor daima.

 

Resmî tarihe göre (bilimsel olmayan tarihtir, kitsch türde bir filme benzer) Türkiye’deki Kemalist hareket, yedi düvele karşı bir ulusal kurtuluş savaşı yürütmüş ve zafer kazanmıştır. Zaferin sonrasında demokratik esaslara dayanan bir devlet kurulmuş ve kalkınma, çağdaşlaşma yolunda Türkiye’de büyük adımlar atılmıştır.

 

Devasa bir medya aygıtınca ve aralıksızca desteklenen bu “iddia”lar, kesinlikle yalandır. Kemalistler’in anti-emperyalist bir mücadele yürüttükleri, bilimden ve demokrasiden yana oldukları vs külliyen safsata ve yanılsamadır. Bunları belgeleyenler de aslında yine bizzat Kemalistler’in kendileridir.

 

İşte bu yazı dizisinde de Kemalistler için muteber olan kaynakları esas alarak Kemalizm’in gayrı-resmî tarihini oluşturmaya çalışacağım. Böylece Kemalist hareketin kamera arkası ekibini, senarist ve rejisörlerini daha yakından tanıyabileceğiz.

 

 

1982 tarihli bir “kitap” var elimde. “Atatürk Döneminde Basın ve Basın Özgürlüğü” adını taşıyor. “Gazeteciler Cemiyeti Yayınları” tarafından basılmış. Güneri Cıvaoğlu, Altan Öymen, Nezih Demirkent gibi en azılı türden Kemalistler tarafından hazırlanmış.

 

“Kitap”ta, Atatürk’ün basın özgürlüğüne karşı duyduğu saygıdan ve engin hoşgörüden bahsediliyor (s. 11). Türkiye’de basın özgürlüğünü kısıtlayıcı uygulamaların sorumlusunun Atatürk değil, başkaları olduğu, Atatürk dönemi Türkiye’sinde düşüncelerin alabildiğine hür olduğu (s. 15 – 16) vs vurgulanıyor.

 

Ardından Atatürk’ün ve sağ kolu İsmet İnönü’nün basın özgürlüğüyle ilgili kulağa hoş gelen sözlerine yer veriliyor :

 

“… basın hürriyetinden doğacak mahzurların izale vasıtası da yine bizzat basın hürriyetidir…” (s. 12 ve 20, Atatürk’ün sözü).

“… Matbuat hiçbir veçhile tahakküm ve nüfuza tâbî tutulamaz…” (s. 52, Atatürk’ün sözü).

“… Amacımız odur ki, memlekette herhangi bir gazete, doğruca hükümete karşı mevki-i iktidarda bulunan kimse aleyhinde, mesela İsmet Paşa aleyhinde, benim aleyhimde söz söyleyebilsin. Bunun böyle olması, matbuat hürriyetinin ilk şartıdır… Matbuat hürriyetinin zararlarını telafi etmek, matbuat hürriyetiyle mümkündür diyoruz…” (s. 43 – 44, İ. İnönü’nün sözleri).  

 

Fakat aynı “kitap”ta şu bilgiler de veriliyor :

 

“… Özellikle 1925 yılından itibaren siyasal alandaki muhalefetle birlikte, basındaki muhalefet de büyük ölçüde son buldu… Basının bundan sonra kısa bir süre için göreceli bir serbestliğe kavuşması 1930 yılındadır (…) Serbest Fırka’nın kendi kendini feshetmesini (kararlaştırmasından sonra) gerek Meclis’te, gerek basında yeniden 1925 – 30 dönemi koşullarına dönülmüştür…” (s. 35 – 37).

“… (1925 tarihli Takrir-i Sükûn ve onu izleyen 1931 tarihli Matbuat Kanunu ile) sadece basın değil, muhalefet de bastırılmış ve sindirilmiştir…” (s. 53 – 54).

 

!!!

 

E hani basın hiçbir şekilde baskı altında tutulamazdı?! Hani basın özgürlüğüne karşı engin bir hoşgörü vardı Atatürk döneminde?!

 

1925 – 38 arasında basın özgürlüğü amansızca ayaklar altına alındıysa –ki öyleydi zaten, evet- bunun baş sorumlusu Atatürk’ten başkası olabilir miydi?!

 

Bir an için farz edelim ki, basına yönelik bu baskının sorumlusu Atatürk değil de başkasıdır (!), peki o halde Atatürk bu uygulamaya karşı neden bir şey yapamadı? O çok değer verdiği (!) basın hürriyeti yok edilirken neredeydi ve ne yapıyordu kendisi?!

 

Atatürk’ü yüceltip duran “kitap”ta bu sorulara yanıt bulamazsınız.

 

Kemalistler’de söz ve eylem, birbirinin tersidir. Tıpkı Seagal’ın durumundaki gibi.

 

 

Basına yönelik baskı ve kısıtlamalar yönünden günümüz Türkiye’si de o günkü Türkiye’den pek farklı vaziyette değil.

 

Fakat “muhalefet” partisi CHP, AKP hükümetinin basına yönelik sindirme politikasını dile getirirken riyakârlık yapıyor, ulu önderleri Atatürk’ün (Atatürk, AKP’nin ve diğer tüm burjuva partilerinin de ulu önderidir) basın özgürlüğünü yok ettiği olgusunu es geçiyor :

https://www.chp.org.tr/Haberler/47/chp-genel-baskani-kemal-kilicdaroglu-basin-ozgur-olana-ve-ulkece-adalete-kavusana-kadar-mucadele-edecegiz-61080.aspx ;

https://web.archive.org/web/20180430034303/https://www.chp.org.tr/Haberler/47/chp-genel-baskani-kemal-kilicdaroglu-basin-ozgur-olana-ve-ulkece-adalete-kavusana-kadar-mucadele-edecegiz-61080.aspx.

 

 

“Yerli” Steven’ların maceralarını izlemeye devam edeceğiz.

 

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.