“YERLİ” STEVEN’LAR – III

Birbirine zıt iki tavrı ortaya koymak, yani gerçekleri gizlemeye çalışmak (bu daha ağır basar) ile gerçekleri ifade etmek, önde gelen Kemalist yazarlarda sıkça görülen bir çelişkidir. Ergün Aybars’ın “İstiklâl Mahkemeleri” (Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1975) isimli “kitab”ına bir bakalım.

 

Aybars, Birinci Dünya Savaşı’ndan bahsederken, Osmanlı ordusunun yalnız Çanakkale cephesindeki muharebelerde 55 bin ŞEHİT verdiğinden bahsediyor (a. g. k., s. 19, abç). Fakat Aybars, 225. sayfada bambaşka bir şey yazıyor :

 

“… Bu fakir halk, yüzyıllarca Osmanlı devletinin yaptığı savaşlar için asker-vergi vermiş, karşılığında devletten hiçbir hizmet görmemişti. Son olarak Balkan ve özellikle 1. Dünya Savaşı’nda Anadolu’nun çocukları çeşitli cephelerde boş yere ölmüşlerdi. Savaşın sıkıntısı bütün ulusu etkiledi, savaştan ve savaşın sorumlusu olarak kabul edilen askerî üniformadan nefret edildi…” (abç).

 

Evet, “Anadolu”nun çocukları Osmanlı’nın giriştiği tüm o savaşlarda (1. Dünya Savaşı dahil) boş yere ölmüşlerdi, bu doğru. E peki aynı anda hem şehit olmak, hem de boş yere ölmek nasıl oluyordu?!

 

Daha başkalarında da, mesela önde gelen Kemalist politikacı, gazeteci ve yazarlardan biri olan Falih Rıfkı Atay’da da benzer bir tezadı görebilirsiniz. Atay’ın yazdığı “Çankaya”dan (İstanbul, 1998, Bateş Yayınları) bazı pasajlar aktarayım :

 

“… Biz 1. Dünya Harbi’ne hırs değil, cahillik yüzünden girmişizdir. Almanlar’a satılmamışızdır. İttihatçılar vatan satıcısı değil idiler. Liderlerinin hepsi parasız ve yardımsız, düşman kurşunları altında can vermişlerdir…” (a. g. k., s. 121).

“… Enver Paşa’da Alman gizli ödeneğinden 45 bin lira kalmış. Bunun 15 bin lirasını bana, 15 bin lirasını Talat Paşa’ya verdi, gerisini de kendine alıkoydu. Bu paranın memleketten kaçarak dışarıda hizmet imkânları aramak için bölüşülmüş olduğunu bir-iki gün sonra anladım…” (a. g. k., s. 126).     

 

Demek ki Alman emperyalistleri, o vatan satıcısı olmayan (!) İttihatçılar’ın kara kaşı – kara gözü için kesenin ağzını açmışlar!

 

Emperyalist Almanya’dan aldığı çil çil paraları cebe indiren adamları züğürt ve vatansever ilan etmek, ancak bir Kemalist’in yapabileceği bir “iş”tir.

 

 

Aybars, Kemalist hükümetin emriyle işleyen İstiklâl Mahkemeleri’nin 3 yıl içinde 1054 – 1500 arasında insanı idam ettiğini belirtiyor. Bu mahkemeler toplamda 41768 kişiyi çeşitli biçimlerde (genellikle dayakla) cezalandırmışlar (s. 228). Yani ykş. 42 bin insan, Kemalist rejimin teröründen bir şekilde nasibini almış. Hem de sadece 3 yıllık bir süre içinde.

 

Bu 42 bin, Kemalistler’in ne olursa olsun asla küçümsememesi gereken bir sayıdır. Sebahattin Selek, “Kurtuluş” Savaşı’nın tüm muharebelerindeki gerçek Kemalist askerî zayiatın (ölü ve yaralı) da ykş. 42 bin olduğunu vurgulamıştı.

 

 

Atay, Adolf Hitler’in “(Mustafa Kemal’in) ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi benim!” sözünü yazmış (“Çankaya”, s. 319). Ayrıca Mustafa Kemal’in birlikte olduğu kadınlara karşı çok kıskanç davrandığını, harem eğilimi taşıdığını ve köylerde çok eşli evliliklere göz yumduğunu da belirtmiş (a. g. k., s. 410 ve 412).

 

Bu satırları Atay gibi meşhur bir Kemalist değil de, sıradan bir insan yazsaydı, Atatürk’e hakaret edildiği suçlamasına ve akabinde gelecek cezaya muhatap olabilirdi. Fakat işte Atay, adeta iftiharla bunları kağıda dökmüş. Bir otosansüre bile gerek görmemiş yani.  

 

Mustafa Kemal’in “devrimleri”nin kadınları kurtardığını, Mustafa Kemal’in “ilerici” bir devlet adamı olduğunu savunanlar, Atay’ın itirafları karşısında çaresiz kalmaya mahkûmdurlar.  

 

 

Ha bir de Şerif Güralp adında bir başka Kemalist’ten bahsetmek istiyorum size.

 

Güralp, emekli bir süvari albayıydı. Atatürk’ün silah arkadaşıydı ve O’nun ilk muhafız alay komutanıydı. Sakarya Muharebesi’nde kumandanlık da yapmıştı. Azılı bir Türk şovenisti ve Atatürk sevdalısıydı. E tabii ki azılı bir anti-komünistti. Ayrıca da bir Yahudi düşmanıydı.

 

Güralp’in yazdığı “Kurtuluş Savaşı’nın İçyüzü” isimli çalışmada da (Güncel Yayıncılık, İstanbul, 2002), bazı önemli itiraflar yer alır.     

 

Mesela, “Anadolu”nun Batı vilayetlerinde yüz binlerce delikanlının Yunan işgal ve zulmüne boyun eğerek yaşadığını anlatır (s. 127) Güralp. “Kurtuluş” Savaşı’na pek çok insanın katılmadığını, hatta düşman işgali altında hayat sürmeyi tercih ettiğini kabul etmiş olur böylelikle.

 

128. sayfada ise Güralp’ten bir diğer itiraf gelir :

 

“… O devirde bir yüzbaşının maaşı 39 lira, binbaşının 60, yarbayın 80, albayın 100 lira olduğuna göre geçim çok güçtü. Evli bir subay ancak 60 lirayla geçinebiliyordu. Daha az alan zavallılar beygir sineği gibi geçinirdi. Lakin cephede çalışan her subaya hükümet 25 lira zam ile bir er tayını verdiğinden her subay cepheye can atıyordu…”

 

Yani subaylar bile cepheye daha fazla para kazanmak umuduyla gidiyorlardı. Temel motivasyonları buydu. Kemalistler için vatan değil, para aşkı söz konusuydu.

 

Güralp, Atatürk döneminde Türkiye’de kurulan fabrikaları ve diğer yatırımları açıklar (s. 217, 223).

 

Fakat şunu da ekler : “… Evet, 13 fabrika, yol ve demiryolu yapmıştık. Lakin yaptıklarımız ihtiyaca kâfi değil, ancak semboliktir…” (s. 223, abç).  

 

Yani bir diğer ifadeyle, Atatürk dönemi Türkiye’si, öyle kalkınma atağı içinde olan bir ülke değildi.   

 

Kemalizm’in kâğıt üzerinde “Halkçılık” diye bir “ilkesi” vardır ama halk, Kemalist rejim yöneticilerinin (Atatürk dahil) hiçbir zaman umurunda olmamıştır. Güralp’i okuyalım yine :

 

“… 1936’da, yani 10 sene başka yerlerde dolaştıktan sonra tekrar Ankara’ya geldiğimde şaşırmıştım, çünkü memleketin her tarafı bir harabeden başka bir şey değilken, Ankara’da demir, çimento vesaire malzemesi hariçten getirilerek muazzam vekalet binaları, resmî daireler, apartmanlar, çeşit çeşit köşkler alıp yürümüş. İstiklâl Savaşı esnasında meteliğe ‘on para’ kurşun atan bazı mebusları ve bazı mebus gazetecileri milyoner olarak bulmuştum. Ankara’ya harcanan para miktarı 1 milyara yaklaştı deniliyordu. ‘Kel başa şimşir tarak’ denilen şey budur işte…” (s. 222, abç).

 

Fazla yorum gerektirmeyecek kadar net değil mi?

 

Güralp’ten son bir itiraf daha geliyor. Birlikte göz gezdirelim :

 

“… Üçüncü İnönü-Afyonkarahisar muharebelerini kaybederek bütün ordu geriye çekiliyordu. Ordumuza ne olmuştu ki düşmanı mevzilerinde tutamayarak Afyon ve Kütahya gibi iki vilayetimizi daha kaybetmiş, Eskişehir’i de tehlikeye düşürmüştük. Bu bir İngiliz taktiğiydi. 1917’de İngilizler, Filistin muharebelerinde iki defa Türk ordusunun sağ kanadındaki Gazze’ye taarruz ederek başarılı olmamışlar, lakin üçüncü defasında İsmet Paşa’nın sol kanatta müdafaa ettiği Bir-i Seba’ya karşı kuvvetli bir taarruzla Üçüncü Gazze Muharebesi’ni kazanarak Türk ordusunu geri çekilmeye mecbur etmişlerdi. 1918’de İngilizler, Filistin’de son müdafaa hattımızın sol kanadına karşı iki defa taarruz etmişler (Salt Muharebeleri), başarılı olamamışlardı. Üçüncü taarruzlarını bütün cepheden kuvvetli yapmakla beraber asıl ağırlık merkezlerini ve güçlü süvarilerini, sağ kanatta müdafaa eden 8. ordumuza yönelterek Türk ordusunu Filistin’den uzaklaştırmışlardı. İstiklâl Savaşı esnasında da… İngilizler… Yunan ordusuna hocalık ederek taktiklerini Yunanlılar’a tatbik ettirmişler, İsmet Paşa’yı gafil avlamayı başarmışlardı…” (s. 162 – 163).

 

Kemalist kurmayların önde gelen isimlerinden olan İsmet (İnönü) Paşa’nın askerî açıdan bile takdir edilemeyecek bir subay olduğu açıktı. Başarısızlıklarından ders almamış, aynı yanlışını ısrarla sürdürmüştü İsmet Paşa.

 

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.